Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Kalplerimizi fethedecektiniz de şu “operasyonlar” mani oldu, öyle mi?

Kalplerimizi fethedecektiniz de  şu “operasyonlar” mani oldu, öyle mi?

Tarık Akat

İnsan fıtratıyla, ilahi nizamla problemli, hatta anasıyla, babasıyla, bakkalıyla da problemli bu tiplerin şimdiye kadar anlattıkları hiçbir şeyle ilgili olmadığımız gibi, bu bildiride yer alan kaygılarını da önemsemiyoruz; varsın onlar “Süper eserler ürettik ama halk bizi anlamadı” tekerlemesini söyleyip dursunlar.

O günlerde birtakım “aydınlar”ın Başbakan Erdoğan’ı hedef alarak bir bildiri yayınlaması üzerine, 2013 Temmuz’unda Sancaktar dergisi için bir yazı kaleme almıştım.
Şimdilerde tartıştığımız “akademisyenlerin bildirisine” bazı sinemacıların da destek verdiğini görünce aklıma o yazı geldi.
Metne bir daha baktım; isimler, mekanlar, mevkiler değişmiş olsa da, bugün bile aynen yayınlayabileceğim bir yazı olduğunu gördüm.
Aşağıdaki metin, “Kalplerimizi fethedecektiniz de Başbakan mani oldu, öyle mi?” başlığıyla yayınlanan o yazıdır.
***
Malumunuz, edebiyatçı, sinemacı, müzisyen, vs. bir grup “aydın”, gazetelere ilan vererek, toplumda yaşanan kutuplaşmadan kaygılı olduklarını bildirdiler.
Metin şu şekilde:
“Sanat, hayatımızı diri tutan, bizi acılarımızdan arındıran, soluk almamızı sağlayan nefes borumuzdur. Bu ülkenin toplumsal değerlerine, acılarına her zaman yakın durmuş, sorunlarını gözlemlemiş, bu uğurda acılar çekmiş sanatçılar olarak diyoruz ki; ortada yine bir öfke ve nefret kokusu var. Sanatçı ve sanatçıyı değersizleştirme, hedef gösterme, itibarsızlaştırma, suçlama, baskı altına alma girişimleri olanca hızıyla sürüp gidiyor. ‘Ayaklar baş oldu’ sözünü sakınmadan söylenen dil, topluma nefret tohumları ekiyor. ‘Siz ve biz’ söylemi toplumsal kutuplaşmayı keskinleştiriyor. Aşağıda imzası bulunan sanatçılar olarak, toplumda yeni mağduriyetler yaşanmaması için nefret dilinin sona ermesini, sanatçıların ve sanat eserlerinin hedef gösterilmemesini ve toplum üzerindeki baskıların kaldırılmasını istiyoruz.”
Gezi Parkı odaklı eylemlerde duvarlara yazılan “Kahrolsun bağzı şeyler” sloganından farksız bir metin bence. Bildiriye imza atanların dertleri toplummuş gibi başlayıp “Sanatçıların hedef gösterilmesine karşıyız” ifadesiyle bitiyor. Sanatın vasıflarının anlatılacağını düşünürken birden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerinin eleştirildiğine şahit oluyoruz (Başbakan’a hakaretamiz sözlerle saldıran kimi isimlerin de imzaladığı bir bildiri bu.) Aralarında edebiyatçıların da olduğu bir grubun, ilk okunuşta bile fark edilebilecek teknik anlamda böyle kusurlu bir metni nasıl kaleme aldıklarını merak ediyorum.
İmzacı “aydınlar” en fazla 1 saatlik bir çalışmayla metindeki teknik aksaklıkları giderebilirler ama yıllarca uğraşsalar üstesinden gelemeyecekleri bir problem var ki, bu yazının konusu da odur zaten.
Sayıları ancak bir elin parmakları kadar olan bazı isimler müstesna, bildiriyi imza atanların hiçbiri hayatımızın hiçbir yerinde hiçbir şekilde bize hitap etmemiş, kalbimize dokunmamış, derdimizle dertlenmemiş, düğünde söylediğimiz türküye eşlik etmemiş kimseler.
Sanırsınız, Başbakan Erdoğan’ın o eleştirdikleri üslubu olmasa (hadi daha ileri gidelim, Başbakan Erdoğan olmasa) bunlar sinemada, tiyatroda, müzikte, edebiyatta fırtınalar estirecekti. Tam kalplerimizi titretecek bir eser üreteceklerdi ki AK Parti iktidara geldi, süreç akamete uğradı!
Ne yaptılar bu imzacılar bugüne kadar? Filmlerinde bizim hikayelerimizi mi anlattılar? Romanları ne zaman Kırşehir’de geçti? Hangi şarkıları bir aşığın hislerine tercüman oldu? Ya kokteyl-viski-kahkaha üçgeninde süren hayatlarından bahsettiler, ya hiç tanımadıkları ama tanımazlarsa sanat kariyerlerinin tehlikeye gireceği marjinalin marjinali grupların arasından konuştular, ya da yıllarca içlerinde biriktirdikleri türlü sapıklıkları sanatın bilmem ne kaygısıyla bu memleketin insanları üzerine adeta kustular. Tiyatrocusu “muhalefet” denince yalnızca “hükümete muhalefet”i anladı, rejimle, rejimin kurucularıyla bu manada hiç münasebete girmedi; sinemacısı içinde seks, uyuşturucu ya da galiz küfür geçmeyen tek kare çekemedi, özgürlüğü bunların serbestçe ifade edilmesi olarak takdim etti; müzisyeni Kars, Nevşehir ya da Aydın’daki gariban çocuklara değil Moskova’daki birtakım sarhoş serserilere selam gönderip durdu, Kars, Nevşehir ve Aydın’daki çocuklara sürekli onları anlattı; gazetecisi aslında hiç de bilmediği falanca rejime muhalefet edenleri kıyafetlerine, üsluplarına, alışkanlıklarına göre ayırdı, buna göre taraf seçip “O rejim ancak şunlar tarafından devrilirse desteklerim” dedi; edebiyatçısı evliyaya, enbiyaya iftira atmakta hiçbir beis görmedi, romanında ölen bir kız çocuğuna yarım sayfa ayırırken toplumun genelinde görmeyi arzu ettiği genç kadın figürünün yatak odasından 20 sayfa boyunca çıkmadı (Bu insaflısı tabi… İnsafsızı, genç erkek figürlerinin genç/ihtiyar erkek figürleriyle olan lanetli ilişkisine 100 sayfa ayırdı.)
Tekraren hatırlatıyorum: Bunların dünyada Türkiye’yi nasıl temsil ettikleri, sanat camiasında söz sahibi olup olmadıkları beni ilgilendirmiyor. Ben benimle ne kadar ilgili olduklarıyla ilgiliyim.
Sanat, hayatımızı diri tutan, soluk almamızı sağlayan nefes borularımızdan biridir, evet. İnsanı anlamak için film yaparız, film izleriz. Allah’a yaklaşmak için beste yaparız, şarkı dinleriz. Hayatın hakikatiyle karşılaşabilmek için roman yazarız, şiir okuruz. Sapık kişisel fantezilerimizi “özgürce” kamuoyuyla paylaşmak, üç günlük dünyanın üç kuruşluk ideolojilerinin propagandasını yapmak ya da dünyanın diğer sapık ve ideolojik takıntılı sanatçılarına göz kırpmak için değil…
Kahir ekseriyeti insan fıtratıyla, ilahi nizamla problemli, hatta anasıyla, babasıyla, bakkalıyla da problemli bu tiplerin şimdiye kadar anlattıkları hiçbir şeyle ilgili olmadığımız gibi, bu bildiride yer alan kaygılarını da önemsemiyoruz; varsın onlar “Süper eserler ürettik ama halk bizi anlamadı” tekerlemesini söyleyip dursunlar.

Etiketler