Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

“Kışı atlattı mı, bir sene daha yaşar insan!”

“Kışı atlattı mı, bir sene daha yaşar insan!”

Selçuk Azmanoğlu – Mini mini bir ihtiyarcık. Sırtında cüssesinden büyük bir siyah poşet, elinde bastonu, akşam ezanına yakın saatlerde Ziya Gökalp’teki sergisini açmaya gidiyor. O, tanıdıkların Özcan Amca’sı: Özcan Hakyemez. Bulvar üzerinde, yıkılan Fransız Kültür’ün yerine yapılmakta olan inşaatın metal paravanlarının önü Özcan Amca’nın mekanı. Kaldırıma itinayla serdiği gazete sayfaları üzerine, taşımakta zorlandığı siyah poşetten kitapçıların “1 lira”, “50 kuruş” sepetlerinde beklemekten kararmış kitaplarını, kitapların önüne kağıt mendillerini, kağıt mendillerin hemen yanına da “fısfıs” dediği astım spreyini yerleştiriyor. “Alın evladım” diyor kitapları bastonuyla işaret ederek, “Bunları bana komşularım verdi, maliyeti yok, ne verirseniz…” diye sesleniyor müşterilerine. Yoldan geçenler yardım olsun diye mendil alıyorlar Özcan Amca’dan. Daha ilgililer astım spreyini soruyor, “Bu, elimdeki son fısfıs, hastayım!” dediğinde gönüllerinden ne koparsa yardım ediyorlar ona. Kimisi de, evlerindeki “eski” kitapları getiriyor ona, tezgahına koysun üç-beş kuruş kazansın için. Özcan Amca kimseye “hayır” demiyor, kabul ediyor yardımları. Dualarla uğurluyor hayırsever vatandaşları lakin yemek hususunda prensip sahibi, her yerden yemiyor. Kendisine yemek ısmarlamak isteyenleri -evvela bütçelerinin müsaitliğini teyid ettirip- “az ilerideki” Rumeli’ye yönlendiriyor. Tatlı ise “muhakkak” komşu Mado’dan olacak, aşağısı kurtarmıyor…
Her şeyden şikayetçi ama gözlerinin içi gülüyor Özcan Amca’nın. Şu fani dünyada kimsesinin olmadığını ve anlayışsız ev sahibini ve komşunun yaramaz çocuklarını ve derdinden anlamayan doktorları anlatıyor daima. Onunla bir kez diyaloga giren herkesi inanılmaz bir süratle bağlıyor kendine. Bunu, kendini anlatırken seçtiği cümleler, jest ve mimikleriyle yapıyor. O esnada dünyanın en yalnız ve en sevimli ihtiyarıyla konuştuğunu hissediyor insanlar.
Havalar soğumaya başladığında tedirgin oluyor Özcan Amca. Bahara ulaştığında ise daha bir sevimli gülüyor gözleri. “Galatasaray Sultani’si mezunu, Fransızcayı Paris aksanıyla konuşan” rahmetli babasının bir sözüyle açıklıyor bunu: “Kışı atlattı mı, bir sene daha yaşar insan!”
Hemen her akşam görüyor, halini hatırını soruyorum. Eğer müşteri varsa “Sen sonra uğra evladım” diyerek kibarca sepetlese de beni, arada, tezgahına nasılsa düşmüş “Osmanlıca” kitapları gösterip “çok değerli” olduklarını, onları “kitaptan çok iyi anlayan Adilhan’dan Ethem Bey”e ayırdığını lakin “yabancı” olmadığım için alabileceğimi söyleyerek gönlümü alıyor. Bu “çok değerli Osmanlıca” kitaplar, üzerinde elçilik kütüphanesi mührünü taşıyan, lisan öğrenimi için basılan Arapça romanlar olsa da ne gam…
Bir Ekim akşamı Bulvar’daki mekanında fenalaştı Özcan Amca. Tam da iki gün önce tanışıp reçetelerini alan delikanlı, ilaçlarını ona teslim etmek üzereyken…
O delikanlı tarafından hastaneye götürüldü. Hastanede yoğun bakıma alındı ve o gece de vefat etti. Kimsesi yoktu, ‘kimsesizler mezarlığı’na gömülecekti. O ihtimal birkaç telefon görüşmesiyle ortadan kaldırıldı. Cenazesi Sincan Cimşit Mezarlığı’na defnedildi. Cenaze namazını 7 kişi kıldı.
Tam da üç sene evvel bugün Özcan Amca’yı dualarla defnettik, adını ilk defa duyduğum Cimşit Mezarlığı’na. Özcan Amca kışı atlatamadı. “Galatasaray Sultani’si mezunu, Fransızcayı Paris aksanıyla konuşan” rahmetli babasının yanına gitti. Yalan dünyadaki günlerini doldurdu.“Gerçek” adını da orada öğrendik: Erel Demirışık.
Özcan Amca’nın Bulvar’daki mekanı artık boş. Arkasındaki inşaat bitti, metal paravanlar kaldırıldı. Şimdi orada bir banka var.

Etiketler
Do NOT follow this link or you will be banned from the site!