Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

MÜKERREM NEBİ’NİN (SAV) İZİNDE – HÜZÜN YILI

MÜKERREM NEBİ’NİN (SAV) İZİNDE – HÜZÜN YILI

O yıl, ağlamaklı bir hâl vardı dağlarda ve bulutlarda.
Gökten ağır ve puslu bulutlar sarkıyordu sanki. Ağır bir haber geliyordu kalpleri dağlayan: “Oğlun vefat etti ey Ebu’l Kasım!”
Dağlar, yıldızlar, sohbet arkadaşları tesellisiz bakıp duruyordu o mübarek yüzüne.
O (sallallahu aleyhi ve sellem) şimdi Kuaynıka dağına bakıp ağlıyordu: “Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi durmaz yıkılırdın.”
Kuaynıka dağı, annesinin kollarında sessizce uyuyan bir çocuk gibi baş eğiyordu bu seslenişe.
Gözlerinden yaşlar boşanan Resul’e bakıyordu o çaresizlikle; Peygamber (sav) ağlıyordu, dağ ağlıyordu.
Kara bir bulut çöküyordu Kuaynıka’nın başına. Fecr de karanlıktı bugün; güneş, Ay karanlıktı.
Ve o yaslı kara bulut hâlâ oradaydı Kuaynıka’nın başında.
Mahzun bir çocuk gibiydi yüzü Resulün. (sav) Gönlünde, derin ayrılık kokan bir güneş daha batıyordu çünkü.
Dağların dayanamayacağı acıya bir dağ daha ekleniyordu şimdi.
İbrahim’in (Aleyhisselâm) nurlu toprakları bir can daha alıyordu bağrına. Resulün (sav) sevgili oğlu Abdullah bir nur olup sessiz sedasız veda ediyordu mübarek annesine ve Babasına.
Bir Mayıs kelebeği daha uçuyordu sanki avuçlarının arasından. Hz. Hatice (r.a) canından canlarını toprağa vermenin hüznüyle bir teselli arıyordu; “Ya Resulullah! Onlar şimdi neredeler söyle bana” Yanan bir yürekten, su serinliğinde geliyordu teselli:
“Cennetteler, onlar şimdi cennetteler” Müşrikler; gözleri kör, kulakları sağır, kalpleri taştan daha katı, kaskatı kesilmiş müşrikler, “artık O’nun nesli kesilmiştir, O’nu da hatırlayan çıkmaz bir daha” diyorlardı. Ve bir sekinet indiriyordu Allah (Azze ve Celle) Habibullah’ına (sallallahu aleyhi ve sellem) Kevser suresi bir serin nehir olup yıkıyordu sisler çökmüş gönülleri ve müşriklerin kalplerini yine korku sarıyordu.
Ebû Talip hastadır şimdi. Kureyşliler, ihtiyar adamın hasta yatağının başucunda ondan yeğenini ikaz etmesi için ricacıdır.
Resul (sav) onların anlayacağı dilden konuşmaktadır o muhteşem belagatiyle : “bana vereceğiniz bir tek sözle bütün Arap ve İran âleminin hâkimiyetine sahip olabilirsiniz.”
Vefatına dek dilinden düşürmeyeceği, ilahi çağrıya; ‘La ila he ilallah” a davet ediyordu onları.
Fakat Kureyş cahildi, Kureyş inatçıydı, hakikate kulaklarını tıkamıştı Kureyş. ‘İşine şaşıyoruz’ diyorlardı, ‘şimdi sen bunca ilahı bir tek ilah mı yapmak istiyorsun? Resulullah’ın (sav) nurlu yüzündeki kararlılık ve vakarı gördüklerinde ise arkalarına bakmadan çıkıyorlardı evden.
Çocukluğundan beri yetimliğini O’na hiç hissettirmeyen, koruyup kollayan, seven, müşfik insan son nefesini vermek üzereydi artık.
Mübarek gözyaşları bu imtihanda da oluk oluk akıyordu mübarek yüzüne. Dua ediyordu en çok : “Allah ona rahmet etsin. Mağfiretini ihsan buyursun.”
Daha üç gün olmuştu sevgili amcasını toprağa vereli. Cebrail’in (As) cennette inciden bir sarayla müjdelediği ve kendisine Allah’ın (Azze ve Celle) selamını getirdiği o mübarek hanım; Hz. Hatice, yirmi beş yıllık hayat arkadaşını terk ederek Rabbi Rahim’ine kavuşuyordu.
O (sav) ise yalnız bir eşle değil; vefakâr ve cefakâr mümine bir kadınla, çocuklarının aziz annesiyle, kalbi imanla dolu sadık bir dostla vedalaşıyordu Hacun Kabristanında.
Namazını kıldırırken ve üzerini örten mübarek toprağa bakarken o aziz hanımını daha şimdiden nasıl da özlediğini hissediyordu.
Hira’dan dönüşlerinin aziz karşılayıcısı, O’na ilk ittiba eden merhametli hatun artık bu dünyada yoktu.
Hira’dan bir rüzgâr savruluyordu şimdi; ağır mezar toprağı düşüyordu o gece yıldızların üzerine ve yıldızlar kararıyordu sanki.
Yıldızlardan, Hz. Hatice’nin tebessüm eden; güven veren yüzü düşüyordu yalnızlığının içine sonra. Ta uzaklarda, bütün yalnız ağaçlar yapraklarını döküyor, uzaklardaki bütün yeşil bahçeler soluyordu sanki.
Ve sevgili Resul (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun geçici bir firak olduğunu bilerek, gönlü sisler içinde yürümeye devam ediyordu.
Doğduğu şehrin ona bir anne gibi kucak açan yollarından artık güvenle geçemiyordu. Müşrikler üzerine toz toprak atıyorlardı zalimce. Hiçbir mukabelede bulunmadan sessizce evine dönüyordu O. (sav)
Hz. Fatıma, ‘Babasının annesi’ o mübarek hanım ağlıyordu şimdi.
Teselli, yine ümmetin Efendisine, yoksulların, yetimlerin kimsesizlerin Babasına düşüyordu: “Ağlama küçük kızım, Allah babanı koruyacaktır.”
Evet, Allah (Azze ve Celle) Resulünü koruyacaktı elbet. Ve O yüce Resul yine yürüyecekti ilahi membaına sonsuzlukların.
Ancak doğduğu topraklardan ayrılma vaktinin geldiğini hissediyordu. Mekke’nin ışık ışık nur dolan evlerine, sokaklarına masum bir kimsesizlik çökecekti şimdi. O Mekke’yi, Mekke O’nu özleyecekti.
Göğsünde bereketli yağmurları saklayarak gidecekti.
En kızgın ateşleri yüreğinde hissedecek ve mahzun bir sessizlikle yürüdüğü yollardan, kalpleri serinleten davetiyle geri dönecekti bir gün:
“La ilâhe illellah!” “Allah’tan başka ilah yoktur!”


KÜÇÜK İYİLİKLER DÜKKÂNI

HASTA ZİYARETİ

Bir hastanenin çocuk servisini ziyaret edin. Mümkünse, koşup oynamak yerine daracık odalara sıkışıp kalan ve canları feci halde sıkılan çocuklara aileniz ve arkadaşlarınızın yardımıyla temin ettiğiniz oyuncak ve defter kalem götürün. Dünyaları renklensin, canlarının sıkıntısı birazcık azalsın, mutlu olsunlar, mutlu olun.

Resulullah (sav) buyuruyor ki:
“Herhangi bir kişi, akşamüstü bir hastayı ziyaret ederse kendisiyle beraber yetmiş bin melek çıkar ve sabahlayıncaya kadar onun için istiğfar ederler. Her kim, sabahleyin hasta ziyaretine giderse kendisiyle beraber yetmiş bin melek çıkar ve akşam oluncaya kadar onun için istiğfar ederler.”


KÜÇÜK HATIRLATMALAR DÜKKÂNI

ALLAH’IN EMRİ

Ne namazımızı ne de orucumuzu bedenimize faydalı diye eda etmiyoruz. Allah’ın (Azze ve Celle) emrettiği bu ibadetlerin sabah akşam bedene faydasından bahsetmek çok tuhaf. Ne namaz jimnastik, ne de oruç diyet arkadaşlar. Allah (Azze ve Celle) öyle emrettiği için ibadet ediyoruz. Allah (Azze ve Celle) öyle emrettiği için!


Resulullah’ın (SAV) Duaları

Enes’ten (Radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi:
“Allâhümmeinnîeûzübikemine’l–aczi ve’l–keseli ve’l–cübni ve’l–heremi ve’l–buhl, ve eûzübike min azâbi’l–kabr, ve eûzübike min fitneti’l–mahyâ ve’l–memat.”
“Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve cimrilikten sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.”
Ebû Mûsâ el–Eş‘arî’den(Radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Resul–ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi:
“Allâhümmağfirlîhatîetî ve cehlî ve isrâfî fî emrî ve mâentea‘lemübihîminnî. Allâhümmağfirlî ciddî ve hezlî, ve hataî ve amdî ve küllü zâlike indî. Allâhümmağfirlîmâkaddemtüvemâahhartü, vemâesrartüvemâa‘lentü, vemâentea‘lemübihîminnî, ente’l–mukaddimü ve ente’l–muahhir,ve entealâ külli şey’inkadîr.”
Allah’ım! Günahlarımı, bilgisizlik yüzünden yaptıklarımı, haddimi aşarak işlediğim kusurlarımı, benden daha iyi bildiğin bütün suçlarımı bağışla! Allah’ım! Ciddî ve şaka yollu yaptıklarımı, yanlışlıkla ve bilerek işlediğim günahlarımı affeyle! Bütün bu kusurların bende bulunduğunu itiraf ederim. Allah’ım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, ölçüsüz bir şekilde işlediğim ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle! Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Senin gücün her şeye yeter.”
Ebû Bekir es–Sıddîk (Radıyallahu anh) Resulullah’a(sallallahu aleyhi ve sellem) “Bana bir dua öğret de namazımda okuyayım, dedi. O da şöyle buyurdu:
“Allâhümmeinnîzalemtü nefsî zulmen kesîran ve lâ yağfirü’z–zünûbe illâ ente, fağfir–lîmağfireten min indik, ve’rhamnîinnekeente’l–gafûru’r–rahîm.”
Allah’ım! Ben kendime çok zulmettim. Günahları bağışlayacak ise yalnız sensin. Öyleyse tükenmez lütfunla beni bağışla, bana merhamet et. Çünkü affı sonsuz, merhameti nihayetsiz olan yalnız sensin, de.”


Neşe Kutlutaş

Etiketler