Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Ölüm, sen yine mi geldin…

Ölüm, sen yine mi geldin...

Ansızın vurulursun
Parçalanmış bir aynada kalır yüzün.
Dudaklarında kararsızca durur ölüm…
Gözlerin sabah vakitleri gibi
Kimsesiz ve telaşlı.
Gözlerin yüzüne dökülür şimdi.
Gözlerin, unutulmuş suzinak faslı…

Hayatımıza dair en kesin bilgimiz ölümdür. “Olağan durumda her insan kendi ölümünden haberlidir” der yazar, Evcilleştirilmiş Ölüm yazısında. “Zamanının geldiğini hissetmektedir” ölmek üzere olan insan. Belki de bize bahşedilen bir armağandır bu. Veda edebilmek ve hazırlanmak için verilmiş bir iyilik durumudur. Beklenmedik/ani ölümler bu yüzden sarsıcıdır. Hayatına dair en kesin bilgisinin, dünyada yaşamaya bırakılmış olan insanın elinden alınmasıdır söz konusu olan. “Allah sıralı ölüm versin” der büyüklerimiz. Yaşamanın, kabul edilebilir şekilde sürdürülebilmesi ile irtibatlandırmak isterler onu. Ani ölümler ise endişe vericidir; yaşamak adına razı gelinen kabulü bozma istidadı taşır. Ancak en kötüsü, dehşet salmak için maruz kalınanlardır. Yaşayanlara bir mesaj iletmek üzere planlanan, sonuç elde etmeye ayarlı öldürmeler sarsar bizi. Metanetimizi kaybetmemizi isterler bununla ve kendileri kadar saldırganlaşmamızı. Bir cinnet yolculuğuna davet vardır o sislerin arasında. Aklın, vicdanın, izanın kaybolması üzerinedir hesapları.
Dehşet salmaya, sonuç elde etmeye yönelik öldürmelerin hedefi; canlarını kaybedenler kadar, aynı zamanda sağ kalanlardır da. Öfkenin otlağına götürülmek üzere güdülen sürüler yapmak isterler bizi. Adaletli karar vermenin iptali manasındadır öfke. Baldan tatlı olması aslını ifade etmez, yutkunmadan öncesi içindir o. Ağızda bıraktığı tat sadece. Sonrasında geri dönülmesi zor karanlıkların ufku sarar çevremizi, çizgiye yaklaşan herkesi kendisine çeker. İnsandan katil yapan yontucuların mekanıdır karanlıklar. Ellerindeki dikenli tel ile kanatarak boşaltırlar içimizi. Vicdanımızı çıkartıp barut basarlar yerine, pusuya yatmış namlu yatağındaki kahpe kurşun olup döneriz geri.
Başkalarını/başkalaştırdıklarını öldürerek veya başkalarının ölümleri üzerine konuşarak karmaşa çıkartmak isteyenlerden ürkerim. Ürkmemin sebebi, beni de içerisine alacak bir belirsizlik yüzünden neye dönüşeceğimi bilememektendir.
Bir arkadaşım vardı; başına bela açmak isteyenlerden uzaklaşmakla meşgul oluyordu çoğu zaman. Çok sık aralıklarla olmasa da kaldığı yeri ve işini de değiştiriyordu. Kaçacak biri değil oysa. “Niye böyle yapıyorsun?” dedim. “Onlara zarar vermek ve hesap gününe onların haklarını üstlenmiş biri olarak çıkmak istemiyorum” dedi; “Onların bana yapacakları umurumda değil. Ben kendi hesabıma hazırlanmaya çalışıyorum. Onlar beni bulduğunda nasıl bir durumda olacağımı bilemiyorum ama olmak istemediğim şeyden sakınmaya çalışıyorum.” Sonra cebinden çıkarttığı bir sayfadan şu hadisi okudu: “Hz. Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: ‘Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm seslendiler:
‘Ey Ebu Zerr!’
‘Buyurun, Ey Allah’ın Resûlü, emrinizdeyim!’ dedim.
‘İnsanlara (kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın?’ buyurdular.
‘Benim için Allah ve Resûlü neyi ihtiyar buyurursa onu yaparım’ dedim.
‘Sabrı tavsiye ederim!’ buyurdular -veya ‘sabredersin!’ dediler- ve sonra bana tekrar seslendiler:
‘Ey Ebu Zerr!’
‘Buyurun ey Allah’ın Resûlü, sizi dinliyorum!’ dedim.
‘Zeyt mıntıkasının taşları kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın?’
‘Allah ve Resûlü benim için neyi ihtiyar buyurursa onu!’ dedim.
‘Sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim!’ dedi. Ben sordum:
‘Ey Allah’ın Resulü! (O zaman) kılıcımı alıp omzuma koymayayım mı?’
‘Böyle yaparsan (fitneci) kavme ortak olursun!’ buyurdular.
‘Bana ne emredersiniz?’ dedim.
‘Evine çekil!’ buyurdular.
‘Evime girilirse?’ dedim.
‘Eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. Gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün!’ buyurdular.”
Başkalarının ölümü üzerinden yapılan kışkırtıcı konuşmayı, gerçeği iptal edici bir durum olarak görürüm. “Bakınız bizimkiler öldü ve siz ölmediniz” diyorlar. “Şimdi sıra sizde, biraz da sizden ölsün”, “Ölüm sizin üzerinizde daha iyi durur” demeye getiriyorlar. Oysa biz, haksızca öldürülen her canla birlikte toprağa düşmüştük. Ama siz, bombaları cinsine göre ayırıyorsunuz dostum. Biz Silvan’da, Diyarbakır’da, Hatay’da, Ankara’da öldüğümüz kadar; Iğdır’da, Dağlıca’da, anayol ve sokak aralarına kurulan tuzaklarlardaki bombalarla da öldük. Sahi katillerimiz kimdi, sorsak söyler miydiniz? Hey dostum, siz o kameralara karşı konuşmadan önce aynaya baktığınızda biz zaten ölmüştük.

“Ya mujikler? Mujikler nasıl ölüyorlar?” diye yazmıştı Tolstoy. Siz mujiklerin nasıl öldüğünü bilir misiniz?

***

Kırk sene önce yaşlılarımızı huzurevinde bakacağımızı söyleseler gülüp geçemezdik bile; aşağılandığımızı düşünüp kavga ederdik. Bizi bir kale gibi çevreleyen akrabalarımızla birlikte yaşardık. Şehirdeki oteller kimsesi olmayan yalnızlar ve kimseyle işi olmayan zenginler içindi. O zamanlar evimiz vardı dairelerimiz değil. Binalar dört beş katlı olsa da apartmandan sayılmazdı. Siteler yerine mahallelerde yaşardık. Bayramlarda, gurbetteki yakınlarımızın hepsi memlekete gelirdi; hasret giderirdik. Şimdi çocuğumuz eve geç kalsa, “Onu gördünüz mü?” diye sorabileceğimiz veya çocuğumuzu tanıyan kaç komşumuz var ki? Nostalji mi yapıyorum? Hayır! Buradan, apartmanlarla/sitelerle birlikte hayatımıza dahil olan bazı hususlara geçmeye çalışıyorum.
Yasaya veya ahlaka göre suç sayılan bir teşebbüsümüz olsa çok katlı apartmanlarda mı otururuz yoksa evde mi ikamet ederiz? İnsanların çoğunun birbirini tanıdığı mahalleler mi yoksa kapıları dijital kilit sistemleriyle kapatılan siteler mi olurdu tercihimiz?
Üç beş köy büyüklüğündeki sitelerde Çolağın Ali, Karagillerin gelini Hatice, Demirci Mustafa’nın torunu sarsak Kazım Salih’e rastlamamızın ihtimali nedir? Komşumuz Nazlı hanımın ne iş yaptığını biliyor muyuz? Gökhan bey hangisiydi, yönetici olan mı yoksa bir alt kattaki bankacı mı?
Bakınız, yeniden mahallemiz olsa ve evler, pencerelerinde oturan annelerimizin sokağı seyredeceği bir yükseklikte kalsa; bugün şikayetçi olduğumuz meselelerin birçoğu yok olup gidecek. Ev alma komşu al sözünün her iki cihetten de bir hükmü kalmadı. Sahi, çocuklarımızın birlikte yaşamalarından bahsettiğimiz nineleri; yani annelerimiz kimin yanında yaşlanıyorlar?
“Sokağında kendisinden utanacağımız insanların olduğu mahallelerde yaşamak isterdim” demişti rahmetli Naci. “Allaha takdim ettiğimiz gece ibadetlerinin dışında Müslümansız kalmamalıyız” diye ilave etmişti. Bugün camide bile yalnız kalıyorsak, günahlardan nasıl sakınacağız? Yıllarca yakınımızda duran ama tanışlık vermediğimiz birinden nasihat kabul edebilir miyiz?
Bizi birbirimize düşüren merhametsizlik, komşumuzun bile kapısını çalmaktan alıkoyan yalnızlığımız ve muhabbetten yana yoksunluğumuzla besleniyor. Evsizlik sadece sokakta kalmak/yaşamak değildir. Çocuğumuz okuldan/oyundan eve dönüp bizi bulamadığında komşumuzun kapısına varamıyorsa evimiz yoktur. Biz ancak bir konut sahibiyizdir. “Komşun hakkında karar vermeden önce onun ayakkabıları ile iki ay yürü” der bir Kızılderili atasözü. Konutlarımız bile değil barınaklarımız hükmündeki yapılar bitişik nizam ama komşularımızla aramızda uçurumlar var. Bu kadar yakın yaşayıp onun mislince uzak durmak nasıl mümkün oluyor izahı yok?
Sokakta, arabada, işyerinde, kahvehanede, camide bir şekilde yolları kesişen insanların birbirlerine karşı tahammülsüzlüğü ve anlayışsızlığına dair sözler söylüyor veya dinliyoruz. Hey dostum, kardeşim, ağabeyim; üzerlerindeki hakları sebebiyle neredeyse birbirine varis kılınacak yakınlıktaki insanların her iki manasıyla münasebetsizliğinden konuşuyoruz.
Birlikte yaşadığımız insanlarla dayanışma veya farklı düşüncelere/inanışlara mensup olanlar arasında düşmanlığın azaltılması mı? Gerçekten mi?
“İçinizden hata işleyenler hakkında sizden biri gibi değil de, aksine size yabancı ve dünyanıza davetsiz misafir olarak giren biriymiş gibi konuştuğunuzu işittim çoğu kere.
Fakat ben derim ki kutlu ve dürüst olan, nasıl her birinizin içindeki en yükseğin ötesine yükselemezse; şerir ve zayıf olan da içinizdeki en aşağıdan daha aşağıya düşemez.
Ve nasıl tek bir yaprak bütün bir ağacın sessiz bilgisi olmadan sararmazsa; hata işleyen de hepinizin gizli iradeleri olmaksızın hata işleyemez. Bir kafile misali birlikte yürürsünüz.” (Halil Cibran)

İbrahim Suyanı

Etiketler