Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Rusya’yı anlamak

Rusya’yı anlamak

Rus savaş uçağının vurulmasından sonra bu toprağın ayrık otları, Rusya’yı anlamanın derdine düştü. Rusya ile ülkemizin arasındaki meseleyi, iktidar düşmanlığına dair bir ittifaka dönüştürebilmek adına pespayeliğin çukuruna girdiler.

İbrahim Suyanı

“Alçak!” deyince bir ıslak el, bir ıslak yanağa tokat aşk etmiş gibi olmalı. Ağız kendisini namlu, kelime kendisini kurşun bilmeli ki alçağın tadı çıksın ve bir mantar tabancası değil, bir sahici tabanca patlamış olmalı. Harfleri öyle çatlat ki şimşek çaktı sansınlar. Hareket tepeden inme bir yumruk halinde öylesine inmeli ki alçak daha alçalsın! “Alçak!” derken kayalara dalga çarpar gibi kayalarla dalgalar “Şıraak!” diye ses vermeli. Ses haykırınca alçağın kulağının zarı patlamalı… “Alçak!” arkadan söylendiyse hasım, sırtına yumruk yemiş gibi yere kapanmalı. Sana atılırken kendisine “Alçak!” dediğin, mıhlanmış gibi zank diye durmalı. (Arif Nihat Asya)

Tanıdığınız birinin kavga ettiğini görüp ayırmak istediğinizde takip edilecek usul vardır. Sırtınızı arkadaşınıza döner ve kavgadaki muhatabını engellemeye gayret edersiniz. Arkadaşınız araya sizin girdiğinizi gördüğünde hamle yapmaz. Kavga anında onun hareketlerini engelleyen aranızdaki yakınlıktır. Kavganın diğer muhatabı olan kişi de raconu bildiğinden, saldırganlığına çekidüzen vermek zorunda kalır. Eğer devam ederse, ikinizin birlikte davranacağını göze almak zorundadır. Kavgayı, dostunuzu engelleyerek ayırmaya kalktığınızda düşman olanın saldırısına yol açan öncü kuvvet olursunuz. Bu, dostluğunuzu da zedeler. Anadolu’nun her köşesinde bilinen kavga ayırma usullerinden biri de budur.

Rus savaş uçağının vurulmasından sonra bu toprağın ayrık otları, Rusya’yı anlamanın derdine düştü. Rusya ile ülkemizin (yani Türkiye) arasındaki meseleyi, iktidar düşmanlığına dair bir ittifaka dönüştürebilmek adına pespayeliğin çukuruna girdiler. Karşı taraf da bunu takip ettiğinden olsa gerek, ülkemizdeki iktidar dışından bazı siyasilerle birlikte hareket etmenin kendi politikaları açısından daha yararlı olacağını söylemeye başladılar. Eğer bu gerilimi bir sonraki seçime kadar sürdürebilirse, Putin ile ortak liste yaparak seçime girebilirler.
Son dönemde AK Parti’nin MHP dışındaki muhalifleri; hızla ülkemize ve kendilerinin dışındaki herkese düşmanlık yapmak üzerine ülke dışında var olan bütün muhalif grup, organizasyon, devlet ne varsa bir ittifaka girmiş gözüküyor veya girmeye can atıyor. Resmen ileri karakol olmaya teşne bir yapıya bürünüyorlar. Akıbetimiz hayır olur inşallah. Bu, işin ta evveliyatından; Bizans’tan itibaren üzerinde yaşadığımız toprakların yabancısı olmadığı bir durum aslında. Meseleyi fazlaca dillendirmeye gerek bile yok denilebilir amma mide bulantısı ile sinek arasındaki münasebeti göz ardı edemiyor insan.

Ortaokul ders kitaplarındaki tarih bilgisine sahip olanların şuuruna vardığı bir hakikatin, bazı fazladan okuyanlarca idrak edilememesini; burayı vatan kılan her şeye düşman olmalarından başka ne ile izah edebiliriz? Bildiğiniz gâvurluk işte, içimizdekinin kötülüğü. Gâvur, dinin mana dünyasına ait olmakla birlikte fıkhi bir kavram değil; bugünkü kullanımı bakımından Osmanlıcadaki manasının da dışına çıkmıştır. Uzun zamandır bu İslam toprağında yaşanılan ihanetlerin durumunu anlatan bir kelime olarak kullanılmaktadır ve izana sığmayan düşmanlıklara atıfta bulunur. Burayı vatan olarak sahiplendiğimizi gösteren; bizim, toprağa aidiyetimizi cisim düzeyinden mana düzeyine çıkarttığımızı muhatabımızın durumunu tespit üzerinden ilan eden kavramlardan biridir. O sebepledir ki gavur, kafirden daha şedit bir düşmandır ve belki de aleni münafıklığın müşahhas haline denilir.

Osmanlı’nın merkez yurdu olan Anadolu, aynı zamanda Hanefi fıkhının da merkezidir. Yani Müslümanlığımızın. Vatan bizim için sadece devletle vatandaşlık bağı üzerinden kuruduğumuz bir ilişkinin zemini değil. Burası bize; Allah’a (Azze ve Celle) kul olmanın mükellefiyetini hem idrak hem de ifa edebilmemiz için bir nimet olarak ihsan edilmiş. Sahip çıkmak, mamur eylemek, muhafaza etmek, üzerinde adaletle hüküm sürmek üzere verilmiş bir emanet. Ancak ahitlerine sıdk ile bağlı kalanların, sözlerinden dönmeyecek ve ‘burası bizim vatanımız’ diyebilecek kararlılıkta olanların yeri burası. Suriye’de yaşananları başka memlekette olan işlerden sayıp kulağının üzerine yatanların, savaşa girmediğimiz sürece Rusya ile yaşananlara da aynı zaviyeden bakmaktan başka bir hakları yoktur. Rusya yabancı bir memlekettir ve bize düşmanlık etmektedir. Bu durum yeni de değildir üstelik. Rusya ile her durumda (lehimize olanın da fevkinde) iyi ilişkiler kurmaktan söz edenlerin; Rusya’nın saldırganlığına, zulmüne maruz kalmamış (Sırp ve Ermenilerden hariç) birkaç tane topluluk ismi sayması gerekir. Beylik zamanından itibaren Osmanlı’yı didik didik edenlerin, daha üzerinden bir asır bile geçmeyen sınır tespitine dair bir cümle sarf etmeden ülkemiz sınırlarından beş kilometre ötedeki sivillere yönelik saldırganlığı başka ülkenin meselesi saymaları ne kadar büyük bir ahmaklık veya suç ortaklığı. Bir de antiemperyalist diyorlar ya kendilerine. Yeter ki Müslümanlığımızı/vicdanımızı teyakkuza geçirecek bir işe kalkışmayalım. Tek dertleri bu ve onları anlıyoruz…

“Bu toprakların bizim için anlamına ve Türkiye meselesinin hayati önemine işaret ettikten sonra Batı’nın bize ve bu coğrafyaya dönük kadim emellerine dikkat çekmekte fayda var. Hristiyan Avrupa’nın şuuraltında Türkleri/Müslümanları Anadolu’dan çıkartma meselesi birinci derecede önemli yer tutar. Sadece şuuraltlarında değil, Birinci Dünya Savaşı öncesi anlaşmalarında büyük ölçüde Avrupa’dan çıkartılmış olan Türklerin/Müslümanların Anadolu’dan da sürülmesi anlaşmaları var. Birinci Dünya Savaşı’na girerken Avrupa’nın meselesi Türkleri/Müslümanları yalnız Anadolu’dan çıkartmak değil, Türk Milletini yok etmekti. Bu, Haçlı Seferlerinin de son halkasıydı.

Peki, günümüzde İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar ıslah mı oldular? Ne zaman? Sömürgecilik ruhunu terk mi ettiler? Türk/Müslüman meselesine bakışlarında bir değişiklik mi oldu? Bu kadar yakın zamanda milletlerin şuuraltı değil, şuur-üstü bile değişmez! Her ne kadar etkileşim ve iletişim dünyasında yaşasak da hakikat bu. Milletlerin birbirine bakışı kolay kolay değişmez, ilk sıkıntıda açığa çıkar şuuraltları ve canlanır. ABD Başkanı Bush’un “Bu bir Haçlı Seferidir” sözüyle başlayan Irak işgalini unutmuş değiliz. Kendi menfaatleri söz konusu olduğu zaman hiçbir ölçü tanımazlar. Batı’nın bize karşı bakışı temelde budur.

Hemen yanı başımızda ise Rusya var. Karadeniz ve Boğazlar burada, Rusya orada olduğu sürece Ruslarla da problemimiz bitmez. Rusya da İstanbul’a girmek, İstanbul’u ele geçirebilmek için çabalayan bir ülke. Bosna’da, Çeçenistan’da yaşananlar, hafızamızda hala taze. Böyle düşünen bir zihniyetle biter mi problemimiz? Unutmamamız gereken meselelerden birisi de bu.” (Ebubekir Kurban/Türkiye Sevgisi İmandandır, Mayıs 2013)

Rusya’nın ülkemizde bazı operasyonlar yapabileceği endişesi yayılmaya çalışılıyor. El hak doğrudur da, ben bilemem. Düşmanın hamlesini bilmek ve önlem almak devletin vazifesidir. Bazen engel olunur bazen olunamaz; Allah (Azze ve Celle) düşmana fırsat vermesin. Ama bunu arzu eden içimizdeki alçaklara ne demeli? Bir de İran var. Her fırsatta zalimle kol kola gezen ve adına İslam ülkesi denilen İran. Suriye meselesi, bir yönü ile de münafıkları ve nifaklarını tanıma ve kurtulma vesilesidir.

Haysiyeti ihracatla takas etmeyi önerenlerin, şahsiyetlerini politik muhalefet adına ipoteğe koyanların, içerisinde kendilerinin olmadığı her haneyi viran eylemek isteyenlerin arzularına bırakılamayacak kadar kıymetli bir ülkemiz var. Rusya ile yaşamaya başladığımız süreç, Karlofça Antlaşması’yla başlayan geriye doğru sürüklenişin sonu olacaktır inşallah. Temennimiz ve niyazımız, bu milletin aslına rücu etmesidir. Asıl olan; sadece adalet ve merhametin hükmüne boyun eğmiş bir Türkiye’dir.

Not: Gazetemizin kurucusu Hakan Albayrak’ı ve onun ayrılmasını takiben yazılarına son veren arkadaşlarımızı özleyeceğiz. Onlarla birlikte bulunma imkânı vermeleri, benim için iftihar vesilesidir.
Bütün bunların arasında bir de Selçuk Azmanoğlu meselesi var. Biz onu fotoğraf çeken biri olarak bilirdik. Tamam, fotoğraf sanatçısı olsun. Bir zaman sonra kitap tanıtımı ve kısa mülakatlar da yapmaya başladı. Bize ne efendim, yapsın. Ama sadece o kadarını yapsın. İyi de kardeşim, hikâye yazmak neyin nesi değil mi ama? Nihayetinde gazetenin genel yayın yönetmeni ben değilim, yazdığı hikâyenin yayınlanmasına engel olabilecek yetkim yok. Yeni Genel Yayın Yönetmenimizle konuşsam faydası olur mu acaba? Neyse efendim, okuyucusu olarak itiraz ettiğim hususları söylemek hakkım. Yaz kardeşim, hikâyeyi de sen yaz. Ama bu kadar güzel yazma bari. Ya da en yakın zamandaki kitap fuarına bir hikâye kitabı yetiştir vesselam.

Etiketler