Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Shafak ve Pamuk: “Bon pour l’Occident” olma yolunda*

Shafak ve Pamuk: “Bon pour l’Occident” olma yolunda*

Siz ikiniz, beni mütemadiyen şikâyet ettiniz, ediyorsunuz. Bütün olanlardan beni sorumlu tutuyorsunuz. Yapılan “zorbalıklara” ve bu “eril siyasete” boyun eğmekle beni itham ediyorsunuz. O kadar durmaksızın ve şiddetli geldiniz ki üstüme, artık bana da bir cevap hakkı doğdu; işte o cevabı veriyorum.

Canip Salih Istanbullu – Elif Shafak’ın bir zamanlar yazılarında bahsettiği “Bon pour l’Orient-Şark’ta muteber” terimi vardır. Bu terim kısaca eskiden (özellikle 19. Yüzyıl’da) Doğu’dan Fransa’ya tahsil görmeye gitmiş Doğulu öğrencilerden çok parlak olmayıp diplomayı hak edemeyenlere verilen bir nevi sertifikadır. Anlamı şudur: “Sen bu bilginle Avrupa’da bu mesleği yapamazsın ama bu belgeyle Şark’ta (l’Orient) bir şeyler yapabilirsin.” Gerisini Elif Shafak’tan okuyalım: “Bu cümle ‘Şark’ta geçerlilik taşır’ ya da ‘Doğu’ya yakışır, Doğu’ya özgüdür’ anlamlarına gelir. Kısacası ‘Batı ya da Batılılar için uygun olmayacak kadar kalitesiz, eksik gedik; ama Doğu’nun kıstasları içinde uygun, hatta gayet iyi’ manasında. ‘Batı’ya layık olamaz ama Doğu’ya fazla bile…’”

Orhan Pamuk ise “İstanbul” isimli otobiyografik monografisinde kendini de içine katarak bir “Orientalism” bahsi açar. “Batılı Gözler Altında” başlığındaki bölümde kimi zaman İstanbul’a Şarkiyatçılarla aynı zaviyeden bakmanın kendisinde meydana getirdiği yabancılaşma ve bunun “öteki Orhan’ı bulmak” yolunda bir adım olduğundan bahsederken, sonrasında İstanbul’un hiçbir zaman sömürge olmamasından yola çıkarak onun Batılı yazarlar gözünde bir Doğu şehri hayaliyle resmedilmesini İstanbullular açısından sakıncasız bulur.
Önce Orhan Pamuk 12 Ekim’de (Ankara bombasının iki gün ardından beklemeksizin ve enine boyuna düşünmeksizin), sonra Elif Shafak 3 Kasım’da (seçimlerin iki gün ardından, beklemeksizin ve enine boyuna düşünmeksizin) İtalyan La Repubblica gazetesine verdikleri mülakatlarda Türkiye’de artık komik kaçan ve üçüncü sınıf sosyal medyada bile demode olmaya başlayan ezberleri tekrar ettiler. En basit tarifiyle her ikisi de kendi halklarının tercihlerinden duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Pamuk röportajında otoriterlik ve zorbalıktan bahsederek adeta niyet beyanı (wishful thinking) kabilinden “iç savaş”, Elif Shafak ise benzer argümanlarla eril (erkek-egemen) siyaset göndermesi yaptı. İkisi de her zamanki gibi “duyarlı” repliklerini kuşanıp sorumluluğu ve hatta suçu bana (yani seçmene-voter) attılar. Shafak daha da ileri giderek Erdoğan’ın “bölücü” bir siyaset takip ettiğini söylerken aslında o “bölücü” dediği dilin kaynağının Erdoğan’a belediye başkanı seçildiği günden beri yönelmiş “nefret” söylemi olduğunu ve aslında Erdoğan’ın yaptığının o dile sadece aynı şiddette karşılık vermek olduğu gerçeğini gizledi. On yıllardır her türlü aşağılanmaya, eşitsiz muameleye maruz kalmış sosyal sınıflar adına bir kişi çıktı ve herkese gereken cevabı aynı dozda verdi. Hem Pamuk hem de Shafak bunu hep yapıyorlar; gerçeğin tamamını bildikleri halde işlerine gelmeyen kısımlarını gizliyor ve işlerine gelen kadarını gösteriyorlar.

Siz ikiniz, beni mütemadiyen şikâyet ettiniz, ediyorsunuz. Bütün olanlardan beni sorumlu tutuyorsunuz. Yapılan “zorbalıklara” ve bu “eril siyasete” boyun eğmekle beni itham ediyorsunuz. O kadar durmaksızın ve şiddetli geldiniz ki üstüme, artık bana da bir cevap hakkı doğdu; işte o cevabı veriyorum. Öncesinde de soruyorum: Siz anlı-şanlı duruşlarınızla zorbalıklara ve bahsettiğiniz maskulen siyasete gereken cevabı gereken şekilde ve zamanında verdiniz mi de benim gibi bir sıradan insana böylesine “büyük sorumluluklar” yüklüyorsunuz?

Oysa erkek-egemenliğe ve zorbalığa karşı tavrınızı on altı yıl önce henüz AK Parti ortada dahi yokken ve hatta Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı ve mahpus iken, yani siyasetin o derecesine dışındayken, 28 Şubat post-modern darbesi Türkiyeli İslamcıların üzerinden bir kasırga gibi geçmiş durumdayken, İslamcı Fazilet Partisi’nin seçilmiş kadın milletvekili Merve Kavakçı’nın meclisten kovulması faciasında da görmek isterdik. O gün o sınavı geçseydiniz bugün bu sözleriniz kendi ülkenizde (belki) ciddiye alınabilirdi. Sizler bu detaylara hâkim olmayan Avrupalılara gerçeğin sadece işinize gelen kısmını gösterip, işinize gelmeyen kısmının ise üzerini örtüp bir oyun oynamaya başladınız. Bir önceki cümlede bahsettiğim fiilin İslam’ın kutsal kitabında kimleri betimlediğini bilecek kadar Kur’an bilgisine sahip olduğunuza eminim. Ne de olsa en azından romanlarınıza egzotizm ve oryantalizm katmak için bakmışlığınız var o kitaba; biliyorum.

Oynadığınız bu parodiden muradınızın Avrupa’da makbul bir entelektüel olarak anılmak olduğu da artık berrak bir şekilde tebarüz etmiş duruyor. Adeta bir kariyer hedefi gibi “kapağı Avrupa’ya atmak” fikri zihninizi esir almış; ben ise bu durumdan ötürü üzgünüm. Sadece “artık Türkiye’de bize ekmek yok, şansımızı dışarıda deneyelim” kaygısıyla bunu yapıyor olsaydınız anlardım, “ekmek davası” deyip geçerdim. Ama Garp’ta doğrudan birinci sınıf aydın olarak anılma şehvetinizi, kusura bakmayın, “densizlik” olarak görüyorum. Beni kahrolarak bu düşünceye sevk eden sadece iki örneği açıklarsam, sanırım, ne demek istediğimi en azından siz ikiniz, kendi günahlarınızla yüzleşip anlarsınız.

Bir kadına karşı yüzlerce erkekten ve erkekleşmiş kadınlardan oluşan bir koro “dışarı, dışarı” diye bağırırken, o anda yasa gereği geçici başbakanlık yapan Ecevit, o gün, o oturumda yetkisi olmadığı halde kürsüyü işgal edip “Bu kadına haddini bildirin” derken, yani maskulenliğin zirvesini zorlarken, aynı zamanda seçilmiş milletvekilini zorbalıkla meclisten kovarken ve kovduktan sonra geçen on altı yıl boyunca ne Orhan Pamuk’tan ve ne de Elif Shafak’tan “çıt” çıkmıştı. Tabii ki çıkmaz; netameli bir konu: Kavakçı’ya karşı saf tutsalar Avrupalı liberallerin ve demokratların tepkisini çekecekler, Kavakçı’nın yanında yer alsalar “Islamist” damgası yiyecekler -ki bunu asli okuyucu kitleleri olan çoğu İslamofobik Garplı beyaz yakalılara izah etmeleri zor olacak. Her iki durumda da Avrupa’daki temiz CV’lerinin kirlenme ihtimali var; her iki durumda da “Bon pour la occident-Garp’ta muteber” statülerine halel gelecek. Her iki durumda da Avrupa’da gittikleri imza günlerinde, panellerde bu konularla ilgili karşılaşacakları sorulara ne cevap vereceklerini bilemeyecekler; kariyerleri için hangi cevabın “ölümcül (fatal)” olduğunu öngöremeyecekler.

Pamuk ve Shafak’ın suskun kaldığı bir diğer konu da 9 Türkiyeli (biri Amerikan vatandaşı) insanın uluslararası sularda İsrail Silahlı Kuvvetleri tarafından Mavi Marmara gemisinde katledildiği ve İsrail saldırganlığının hukuk tanımaz şekilde tavan yaptığı “Freedom Flotilla” katliamı oldu. Önce olayı hatırlayalım. 2010 yılının Mayıs ayı sonlarında 8 adet çeşitli tonajlarda gemi sivil bir dayanışma inisiyatifi olarak Kandiye (Heraklion Crete-Greece), Pire (Pireaus Greece), Antalya (Türkiye) ve Dundalk (İrlanda Cumhuriyeti) limanlarından yola çıkarak İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu ve ablukayı sembolik de olsa delmek üzere demir alırlar. Ardından 31 Mayıs’ı 1 Haziran 2010 tarihine bağlayan gecenin şafağında İsrail Deniz Kuvvetleri, hava desteğiyle tüm gücünü kullanarak filonun amiral gemisi olan ve yaklaşık 500 kişiyi taşıyan Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda silahlı bir operasyon düzenlerler ve 9 Türkiyeli (birisi Amerikan vatandaşı) yolcuyu katlederler. Olayın ertesinde dünyada yer yerinden oynar ve birçok yerde İsrail saldırganlığına karşı gösteriler yapılır ve bazı ülkeler resmi olarak İsrail’i kınarken bazı mahfillerden de İsrail tarafını tutan ve bu uğurda yapılan hukuksuzluğu görmezden gelen sesler yükselir; gerek Shafak ve gerekse Pamuk bu olayı da kariyerlerinin önüne mania teşkil etmemesi için görmezden gelirler. Buradaki açmaz da bellidir: Bir yanda İsrail karşıtı, aktivist, okuryazar “müşteri” kitlesi, öte yanda yayıncılık dünyasını elinde tutan belli mahfiller… Ah maslahat ah! Üstüne üstlük bir “celebrity intellectual” figürü olarak Bernard-Henri Lévy de İsrail’in güvenliğinin her şeyin, hukukun ve insan hayatının üstünde olduğunu kafalara vururcasına İsrail şiddetini ve katliamı savununca, artık sanırım Pamuk ve Shafak kendilerinde söz söyleyecek takat bulamadılar. Lévy bir Fransız vatandaşı olmasına rağmen kökten bağlı olduğu İsrail’e toz kondurmazken, meşhur ikilimiz hem kökten hem de vatandaşlık bağıyla bağlı oldukları kendi ülkelerini, haklı oldukları bir konuda dahi kelepir borsasına veya “bestseller” kumarhanesindeki rulet masasına adeta bir mirasyedi gibi koyabiliyorlardı. Biz de bunlara “Türk entelektüel” diyorduk. Aklımız nasıl tutulmuş? Bir Türk büyüğünün dediği gibi: “İnsan gerçekten hayret ediyor.”

Bir sezonda bütün penaltıları kullanarak “gol kralı” olunur ama iyi futbolcu olunmaz; yönetmen veya yapımcı yatağına girerek “star” oyuncu olunur ama iyi aktör/aktris veya sinemacı olunmaz; en azından bunlar yeterli değildir. Aynı bunun gibi sadece duyulmak isteneni söyleyip çetrefilli konulardan kaçarsanız bu sizi biraz meşhur yapabilir ama iyi entelektüel yapmaz. İnanın bana, kitaplarınızın Avrupa kitabevleri raflarındaki “Yeni Edisyonlar” rafına konduktan çok kısa bir süre sonra “%50 indirim” ve ardından “Ne Alırsan 4.99 EURO” sepetlerine düşmesi sizden çok beni sükut-u hayale uğratıyor; zira sizin ücretiniz her hâlükârda ödenmiş oluyor da benim buradaki dostlarıma övmek istediğim iki yazar, günü geçmiş/stok fazlası pembe dizi romanlarıyla aynı sepete giriyor. Yaşadım da biliyorum.
Size, her ikinize, son ikazımı yapıyorum: “Garp’ta muteber-Bon pour l’Occident” olmak ihtirası sizi “yurdunda muteber” olmaktan alıkoymasın; yoksa öteki Orhan’ı (veya Elif’i) bulduğunuzda, berikini kaybetmiş olabilirsiniz.
*Bu yazı esasen bir İtalyan gazetesi için hazırlanmış olup, İngilizce aslından tercüme edilerek İtalyan gazetesinden önce Diriliş Postası’na verilmiştir. Ne güzel.

Etiketler