Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Uğur Mumcu’yu kim öldürdü? -2

Murat Akan
Uğur Mumcu’yu kim öldürdü? -2

Polisin bu garip tutumu, Uğur Mumcu cinayetini aydınlatmak için 1997 yılında kurulan ikinci Meclis Araştırma Komisyonu zamanında da devam etti. Uğur Mumcu Cinayetinin Açıklığa Kavuşturulması Amacıyla Teşekkül Edilen Komisyon, Emniyet Genel Müdürlüğü’nden tanık Ayhan Aydın’ın komisyona getirilmesini istemişti. Ancak söz konusu tanık, koca bir Emniyet teşkilatı tarafından bir kez daha bulunamamıştı! Bunun üzerine tanık Ayhan Aydın’ı bulmak komisyon üyelerine düştü. Nitekim komisyonun iki üyesi tarafından bulunarak güvenlik garantisi verilip 28/04/1997 tarihinde komisyonun huzuruna getirildi.

UĞUR MUMCU CİNAYETİ VE MECLİS ARAŞTIRMA KOMİSYONU

Tanık Ayhan Aydın, gördüklerini, bildiklerini komisyon üyelerine detaylarıyla anlattı. Fakat ifadesi bitip komisyon üyelerinden biri tarafından konutuna bırakıldığında, polis derhal kapısını çalacaktı. Komisyonun resmi yazısına rağmen aylarca Ayhan Aydın’ı bulamayan polis, söz konusu kişi konutuna bırakıldıktan yarım saat sonra, onu alıp hemen DGM savcılığına çıkarmıştı. Ayhan Aydın, savcılığa saat 07.30’da götürülmesine rağmen, ifadesi ancak 21.30’da alındı. Bu sürede kendisiyle ne pazarlık yapıldı bilinmiyor. Üstelik komisyonda söylediklerinin tamamını da inkar etmişti. Belli ki, Mumcu cinayetinin asıl failleri, kamuoyunda kafa karışıklığı yaratarak zaman kazanmak istiyordu… Milletin meclisinden bilgi saklayan ve milli iradeyi hiçe sayan sadece Emniyet Teşkilatı değildi. Ne gariptir ki, Türkiye’yi ayağa kaldıran Mumcu suikastıyla ilgili MİT’in elinde de hiçbir veri yoktu! Zira “Uğur Mumcu Cinayetinin Açıklığa Kavuşturulması” amacıyla kurulan meclis komisyonu, MİT Müsteşarlığı’nın elinde konuyla ilgili her hangi bir istihbarat olup olmadığını sorduğunda şok bir cevap alacaktı.

MİT, komisyonun yazısına vermiş olduğu 18/02/1997 tarih ve 4387 Sayılı cevabi yazısında, Mumcu cinayetiyle ilgili ellerinde her hangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığını, ayrıca 2937 Sayılı Kanun’un 4. maddesi gereğince de görevleri arasında “cinayet araştırması olmadığı” gibi komik bir yanıt vermişti. Oysa komisyonuna bilgi veren MİT eski Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, 19 Mart 1997 tarihli beyanında Mumcu cinayetinin yabancı devlet destekli bir suikast olabileceğini belirtiyordu. Yine dönemin MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ise, 2 Nisan 1997 tarihli konuşmasında; Mumcu cinayetinin çok profesyonelce işlendiğini, yabancı ülke servislerinin parmağı olma ihtimalinin en az yerli terör örgütü şüphesi kadar ciddi olduğunu vurguluyordu. Peki, yabancı istihbarat servislerinin ‘fail’ olma ihtimalinin bulunduğu bir suikastla ilgili MİT’in elinde her hangi bir bilgi ve belgenin olmaması büyük bir çelişki değil miydi? Şimdi TBMM’nin bu resmi verilerini dikkate alarak, NATO ve CIA’ye küresel operasyon yetkisi veren “NSC 10/2” kodlu belgeyi hatırlayalım. “NSC10/2” kararnamesinde ‘örtülü’ operasyonların tanımı şöyleydi: “ABD’nin dış politikası doğrultusunda hükümetleri, olayları, örgütleri ya da kişileri etkilemek üzere yapılan, ama Birleşik Amerika hükümetinin ilişkisinin belli olmayacağı gizli eylemler…”

HIRSIZLIK ÇETESİ NASIL ‘İSLAMİ HAREKET’ OLDU

Tesadüf müdür bilinmez ama her nasılsa İstanbul polisinin ‘İslami Hareket’ örgütüne yönelik düzenlediği operasyonlar, tam da Uğur Mumcu cinayetinin olduğu günlere denk gelmişti. Hele yapılan aramalarda sadece askeri envanterde yer alan Amerikan menşeli ‘C-4’ tipi patlayıcı maddelerin de bulunduğunun açıklanması, operasyonların gerçek amacını gösterir nitelikteydi. Aslında bu operasyonlar, psikolojik harekat kapsamında medyaya ‘malzeme’ sağlama ve Uğur Mumcu cinayetine ‘İslamcı fail’ arama hamleleriydi. Zira gerçekte ‘İslami Hareket’ diye bir örgüt yoktu. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ekiplerinin “İslami Hareket üyesi” dedikleri kişiler, sorgularında her ne kadar İran’a gidip geldiklerini itiraf etseler de, aslında düpedüz oto hırsızlarıydılar.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün kayıtlarına göre; ‘İslami Hareket’ üyesi ve Uğur Mumcu’nun katilleri oldukları iddia edilen Mehmet Zeki Yıldırım ve Ayhan Usta’nın, 24.01.1993 tarihinde Mazda ve Toyoto marka otomobilleri çalarak sattıkları polis tutanaklarıyla belgelenmişti. Yine Mehmet Zeki Yıldırım ve Ayhan Usta’nın Mumcu cinayetinin failleri oldukları gerekçesiyle Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde yapılan sorgularında; söz konusu kişilerin kurmuş oldukları sözde ‘İslami cemaate’ maddi yardım sağlamak amacıyla, İstanbul’un çeşitli semtlerinden çaldıkları 4 otomobili Ankara’ya getirerek sattıkları da ortaya çıkmıştı. ‘İslami Hareket’ örgütüne üye oldukları iddia edilen sanıkların gerek mahkeme aşamasında, gerekse Meclis Araştırma Komisyonu’nda vermiş oldukları ifadeler, polisin açıkladıklarıyla tamamen çelişiyordu. Sanıklar, operasyonlar sırasında ele geçirilen silahların ticaretini yaptıklarını itiraf ederken, evlerinde bulunan ‘C-4’ tipi patlayıcıları ısrarla reddediyorlardı. Nitekim Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu üyelerinin yapmış olduğu araştırmalar da, ‘C-4’ tipi patlayıcılar meselesinin şüpheli olduğunu belirledi. Zira polisin “bulduk, imha ettik” dediği patlayıcılara asla ulaşılamadı. Yakalanan şahısların evlerinde bulunduğu iddia edilen ‘C-4’ isimli patlayıcı maddeler, her ne hikmetse savcılık kararı olmadan güya polis tarafından imha edilmişti. Üstelik operasyonlarda elde edilen patlayıcı maddelerin imha tutanağı da şüphelerle doluydu.

Henüz dava bile açılmadan, patlayıcılar 3 Şubat 1993 tarihi itibariyle imha edilmişti. Komisyon, “Askeri imha sahasında imha edilmiştir” ibaresi yazılarak bomba uzmanı polis memurları Mahmut Ak, Kemal Karasan ve Memduh Etekli tarafından imzalanan tutanak üzerinde inceleme yaptı. Nitekim söz konusu patlayıcılar üzerinde herhangi bir teknik incelemenin dahi yapılmadığı anlaşıldı. Dahası, imha için savcılık bir talimat da vermemişti. Meclis Araştırma Komisyonu, bu garip durumun hesabını sormaya kararlıydı. Çünkü “İslami Hareket Örgütü” üyesi diye yakalanan kişilerin arkasında çok daha profesyonel bir yapının olduğunu düşünüyorlardı. Resmi bir yazıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden “İslami Hareket Örgütü” operasyonlarında elde edilen patlayıcıların hangi mevzuat kapsamında imha edildiği soruldu. Komisyona gelen İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün 03/06/1997 tarih ve B.05.1.EGM.4.34.00.14.05-12991 Sayılı cevabi yazısında şöyle deniyordu: “Söz konusu madde ve malzemelerin Ekspertiz raporunda da belirtildiği gibi muhafazaları sakıncalı olduğundan bomba imha uzmanları tarafından incelendikten sonra, İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan imzası ile yayınlanan B.04.1.EGM.034.04.86/1986 sayılı genelgelerin birleştirilmesi konulu genelgenin 23. sayfa depolama başlığında belirtilen usule uygun imha edilmiştir.” Ancak burada da çelişkili ve bir o kadar da komik ifadeler vardı.

Zira 03/02/1993 tarihinde imha edilen söz konusu patlayıcıların, 1996 yılında yayımlanan bir genelgeye göre imha edildiği belirtiliyordu. Ayrıca ilgili genelgeye göre, elde edilen bu patlayıcıların alelacele imha edilmeleri de mümkün değildi. Bu konuda bilhassa patlayıcıların gerçekten ele geçmişse, adli emanete girmeden ve savcı bulunmadan imhası tamamen kanunsuz bir uygulamaydı. Sonuçta gerek Ankara Emniyet Müdürlüğü, gerekse İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün yapmış olduğu tüm araştırmalara rağmen, ‘İslami Hareket’ diye uydurulan örgütün Mumcu cinayetine karıştığı yolunda hiçbir delil bulunamadı.

OLMAYAN ÖRGÜTE OPERASYON

Dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Emin Aslan ve İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı, Uğur Mumcu Cinayetinin Açıklığa Kavuşturulması Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’na önemli itiraflarda bulunmuşlardı. Her iki istihbaratçının da vermiş olduğu bilgiler, ‘İslami Hareket’ üyesi diye kamuoyuna yutturulan kişilerin, aslında hangi kirli ilişkiler içerisinde olduklarını gözler önüne seriyordu.

Bu iki deneyimli istihbaratçıya göre “İslami Hareket Örgütü” olarak nitelendirilen grup, hiçbir şekilde Türkiye’deki klasik örgüt yapısına uymuyordu. ‘İslami’ bir örgüt olmaktan ziyade, başka ülkelerin gizli servislerinin kontrespiyonaj (istihbarata karşı koyma) faaliyetlerini yürüten bir grup görümündeydiler. Ayrıca Hanefi Avcı, bir başka önemli itirafta daha bulunuyordu. Avcı, o dönem İstanbul’da yapılan operasyonlarda, örgüt elemanlarının diğer örgütlerle bağlarının tespit edilememesi ve örgütün bilinen örgütsel şemalara uymaması nedeniyle, bu hareketi nitelendirmek için “İslami Hareket Örgütü” isminin kendilerince uydurulduğunu söylüyordu.

Yani gerçekte var olmayan bir “İslami Hareket Örgütü” ile sırf ‘irtica’ yaygarası oluşturulabilmek için millete açıkça operasyon çekilmişti. Nitekim bir itiraf da dönemin Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Cansever’den geliyordu. 1997 yılında Edirne Valiliği’ne atanan Cansever, Mumcu cinayeti ile ilgili sessizliğini bozarak aslında ‘İslami Hareket’ diye bir örgütün olmadığını söyleyecekti. İçişleri Bakanlığı, önce “İslami Hareket Örgütü” operasyonlarıyla “Mumcu cinayetinin failleri yakalandı” havası oluşturdu. Ancak bir müddet sonra bu plandan vazgeçildi. Çünkü yakalanan şahısların sadece bir ‘yem’ olduğu anlaşıldı. Öncelikle Ankara DGM, sürpriz tanık Ayhan Aydın hakkında iftira suçundan dava açtı. Sanki bir üst akıl operasyon sürecini adım adım yönlendiriyordu. Komisyon bunu önlerine gelen belgelerden açıkça fark etmişti.

Mesela 20.01.1993 tarihinde gerçekleştirilen ‘İslami Hareket’ operasyonu, belgelerde tahrifat yapılarak “Mumcu cinayetinden sonra yapılmış” gibi gösterilmişti. Söz konusu bu çarpık ve çelişkili durum, Meclis Araştırma Komisyonu tarafından şüpheli bulunarak “DGM ve Emniyetin cinayeti karartma ve komisyonu itibarsızlaştırma faaliyetlerinde bulundukları” gerekçesiyle rapora geçirildi. Komisyon, ‘İslami Hareket Örgütü’nü irdeledikçe şüpheler daha da arttı. Örgüt yöneticilerinden olduğu ileri sürülen Şefik Polat ve Necmi Aslan, bir ihbar sonucu 26.01.1993 tarihinde yakalanmış, ancak polis tarafından serbest bırakılmışlardı.

Mumcu’yu öldüren sır

Uğur Mumcu cinayeti, 1990’lardan sonra NATO’nun yeni konsepti çerçevesinde işlenen zincirleme “faili meçhul” suikastların en stratejik olanıydı. Bu yüzden olsa gerek, iki ayrı Meclis Soruşturma Komisyonu kurulmasına rağmen, cinayet şimdiye kadar aydınlatılamadı.

Olmayan bir “İslami Hareket Örgütü”

İki deneyimli istihbaratçı Hanefi Avcı ve Emin Aslan’a göre “İslami Hareket Örgütü” olarak nitelendirilen grup, hiçbir şekilde Türkiye’deki klasik örgüt yapısına uymuyordu. ‘İslami’ bir örgüt olmaktan ziyade, başka ülkelerin gizli servislerinin kontrespiyonaj (istihbarata karşı koyma) faaliyetlerini yürüten bir grup görümündeydiler. Ayrıca Hanefi Avcı, bir başka önemli itirafta daha bulunuyordu. Yani gerçekte var olmayan bir “İslami Hareket Örgütü” ile sırf ‘irtica’ yaygarası oluşturulabilmek için millete açıkça operasyon çekilmişti. Nitekim bir itiraf da dönemin Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Cansever’den geliyordu. 1997 yılında Edirne Valiliği’ne atanan Cansever, Mumcu cinayeti ile ilgili sessizliğini bozarak aslında ‘İslami Hareket’ diye bir örgütün olmadığını söyleyecekti.