Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Zehirli kahve içirtilerek mi öldürüldü Afgânî?

Zehirli kahve içirtilerek mi öldürüldü Afgânî?

Mehmet Emin Resulzâde’nin bu iddiayı yaptığı 1912 yılı, Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin üzerinden henüz üç yıl geçtiği ve bütün kötülüklerin Abdülhamid yüzünden olduğunun söylendiği yıllara denk geliyor. Gerçi iddianın yayınlandığı gazete Âkif’in başyazarı olduğu Sebîlu’r-Reşâd’dır ama Resulzâde de çok istikrarlı bir adam değildir.

İsmail Yurdakök – ismailyurdakok@gmail.com

Abdülhamid tahta geçtikten bir süre sonra, Ahmet Cevdet Paşa’ya, Afgânî’nin suçlanıp Mısır’a sınır dışı edildiği olayı araştırmasını istemiştir. Ahmet Cevdet Paşa, Abdülhamid’e sunduğu raporda, Afgânî’nin suçsuz olduğunu, olayın bir yanlış anlamadan kaynaklandığını belirtmiştir. Afgânî’nin, (eski Şeyhulislâm’ın aleyhine propaganda yaptığı konuda) suçsuz olduğu anlaşılınca, Abdülhamid 1892 yılından itibaren üç-dört yıl Afgânî ile beraber İslâm birliği için çok güzel (uluslararası) çalışmalar yapmışsa da, (zalim bir adam olan) İran Şahı’nın öldürülmesi bu çalışmaların durmasına sebep olmuştur. İran, Nâsıruddin Şah’ın öldürülmesinde Afgânî’nin parmağı olduğu (Şah’ı öldüren Mirza Rızâ Kirmânî’nin suikasttan önce İstanbul’a gelerek Afgânî ile görüştüğü) hatta azmettiricisi olduğu iddiasıyla Afgânî’yi resmen istemiştir. Abdülhamid ise, Afgânî’yi vermek istememiş ve sebep olarak da“Afgânî’nin İran vatandaşı” olmadığını bildirmiştir. Fakat bu olaydan sonra Abdülhamit, Afgânî ile irtibatını kesmiş ve herhalde Osmanlı devlet ve ilim adamlarının da onunla görüşmelerini, en azından bu olayın sıcaklığı gidinceye kadar kesmeleri istenilmiştir. Afgânî’den de muhtemelen, çevresindeki topluluğu dağıtması ve bir süre köşkünde sessizce oturması istenilmiştir. Ama bu süreç kısa sürecek, Afgânî hastalanacak ve bir yıl geçmeden Mart 1897’de vefat edecektir. Fakat Afgânî (yıllar önce İstanbul’a gelişinden itibaren) vefat edinceye kadar, Teşvikiye’deki köşk kendisine tahsis edilmiş ve geçimi için de, kendisine çok iyi denilecek bir tahsisat, (Abdülhamit yönetimi tarafından) ödenmeye devam edilmiştir.

ZEHİRLİ KAHVE İLE Mİ ÖLDÜRÜLDÜ AFGANÎ?
Mehmed Emin Resulzâde, Şâh’ın, Afgânî’nin onayıyla öldürülmesinden sonra, Abdülhamid’in ondan korktuğunu iddia ediyor ve şöyle anlatıyor:
“Afgânî, İran hükümetinin tahriki ile ve Sultan Hamid’in, ‘Şâh’ı katlettiren bir adam, Sultan’ı da katlettirir’ diyerek korkmasıyla, içirtmiş olduğu ‘şehâdet kahvesi’ ile, artık dünyadaki savaş meydanlarından çekilip, davet-i Hakk’a ‘Lebbeyk’ diyerek, icabet etmiştir.”
Resulzâde’nin bu iddiayı yaptığı 1912 yılı, Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin üzerinden henüz üç yıl geçtiği ve bütün kötülüklerin Abdülhamid yüzünden olduğunun söylendiği yıllara denk geliyor. Gerçi iddianın yayınlandığı gazete Mehmed Âkif’in başyazarı olduğu Sebîlu’r-Reşâd’dır ama Mehmet Emin Resulzâde de çok istikrarlı bir adam değildir. Mehmet Âkif’in yanında iken İslâmcı’dır, ama daha sonra Türkiye’de kurulan yeni rejimde ise, o rejimin istediği, yeni yönetimin hoşuna gidecek açıklamaları yapabilen bir kişidir. Diğer yandan, Abdülhamit, yanlışları olan bir yönetici olsa da, kendi döneminde ceza olarak hemen hep “sürgün”ü kullanan, ölüm cezasından ve hele yargısız infazlardan şiddetle kaçınmasıyla, düşmanlarının da takdir ettiği bir kişidir. Ama elbette, Resulzâde’nin haklı olup olmadığı konusu, yine de araştırılması gereken bir konudur.

AFGÂNÎ DIŞINDA İSTENEN ÜÇ ADAM
İran’ın İstanbul büyükelçisi Alâu’l-Mulk, Osmanlı Hükümeti’ne başvurarak, hükümetinin Afgânî ile Mirzâ Aka Han Kirmânî ve iki arkadaşı Hacı Mirzâ Hasan Tebrizî ile Şeyh Ahmed Ruhi’nin de kendilerine teslimini istemiştir. Muhtemelen bu isimler de, suikasttan evvel Mirza Rızâ Kirmânî’nin, İstanbul’a geldiğinde konuştuğu isimlerdir. Muhtemelen suikast hazırlığını bilen, ama suçsuz olan insanlardır. Çünkü suikastçı Mirzâ Rıza Kirmânî, Şâh’ı öldürmeyi kendi kafasına koymuş olarak, İran’dan İstanbul’a gelmişti. Onu suikasta azmettiren sebepler, kendisine ve ailesine yapılan ağır zulümler idi. Abdülhamid, Afgânî’yi teslim etmemesine rağmen diğer üç ismi İran’a teslim etmiştir. Halbuki bu üç kişi, uzun yıllardır İstanbul’da oturan ve İran yönetimini eleştiren bazı kitapçıklar yazmalarına rağmen, hiçbir yerden gelirleri olmadığından İstanbul’da yazıcılık ile geçimlerini sağlayan insanlardı. İran bu üç ismi, teslim alır almaz derhal idam etmiştir.

ÇIRILÇIPLAK AFGÂNÎ, KATIRIN ÜZERİNDE
Nâsıruddin Şâh, uzun yıllar tahtta oturmanın verdiği tecrübe ile, insan kandırmasını iyi öğrenmiş, entrikacı bir tip idi. Cemâleddin Afgânî, İslâm birliği konusunda, Şah’ı samimi zannederek, çağrısına olumlu cevap vermiş ve 1885 yılında Tahran’a gelmişti. Afgânî’ye mâbeynde yüksek bir görev verildi ve çalışmaya başladı. Fakat Şâh bir süre sonra Afgânî’yi apar topar İran’dan sürgün etti. Şâh daha sonra çıktığı Avrupa seyahati sırasında Münih’e geldiğinde, Afgânî ile görüşmek istedi. Görüşmede Şâh, bu defa Afgânî’ye İran’da bakanlık teklif etti. Afgânî yine İslâm birliğine hizmet arzusuyla, Şâh’ın teklifini kabul etti. (Burada Hz. Peygamber’in sözünü hatırlamak lazımdır: “Bir mümin, bir yılan deliğinden iki defa sokulmaz” [Lâ yuldegu’l-mu’minu min cuhrin vâhıdın, merrateyni] Bir defa denenmiş ve sahtekârlığı ortaya çıkmış olan Şâh’ın bu teklifini kabul etmemesi gerektiğini, Afgânî anladı, ama bu ona epey pahalıya mâl oldu.) Şâh’ın kalabalık heyetine katılarak, onlarla beraber İran’a dönen Afgânî, çalışmalarına hemen başladı. Fakat Şâh yine ahdini bozdu ve uyduruk bir nedenle, Afgânî’yi idama mahkum etti. İdamdan evvel de, bütün elbiseleri tamamen çıkarılıp, çırılçıplak bir halde bir katıra bindirilerek, Tahran sokaklarında dolaştırıldı. Afgânî tam idam edileceği sırada, son üç yıldır oturduğu Paris’ten Müslüman dostları, İran’ın Fransa büyükelçisini devreye soktular ve böylece idamdan kurtularak, kışın en şiddetli zamanında, İran dışına, Osmanlı sınırına götürülerek bırakıldı. İstanbul hükümeti, yerel yöneticilerine, Afgânî’yi Basra’ya nakletmelerini ve burada oturmasını istediler. İşte Afgânî Basra’da otururken, burada sürgünde olan Şiî Âyetullah Şîrâzî’yi, İngilizlerin İran’daki tütün sömürgesine son verdiren ve ünlü tömbeki kıyamını hazırlayan fetvayı yayınlamaya iknâ etti. Bu fetvâ da Nâsıruddin Şâh’ın İran’daki itibarını hayli sarsacaktır.

MATBAAYA YÜKLÜ RESMİ EVRAK SİPARİŞİ, İNGİLİZ HÜKÜMETİNDEN
Afgânî ise, Basra’da biraz durduktan sonra, Londra’ya gidecektir. Londra’daki Hintli Müslümanlar, onun Londra’ya gelişinden çok memnun olmuşlardır. Burada çalışmalarına başladıktan kısa bir süre sonra, Abdülhamit’in daveti üzerine, Afgânî İstanbul’a gidecek ve dünyadaki yaşamının son altı yılını İstanbul’da geçirecektir. Afgânî’nin ömrünün önemli bir kısmı gurbette, çilelerle dolu geçmiştir. Bir ara İslâm birliğini teşvik için Arapça yayınladığı Urvetu’l-Vusqâ isimli gazetesi, İngiliz hükümetinin şiddetli takibine maruz kaldı. İngilizlerin baskısıyla, bu gazeteyi ne Mısır’da, ne Londra’da, ne de Paris’te yayınlayamadı. Daha sonra bazı Müslümanları devreye sokarak, gazeteyi Paris’te ve Mısır’da yayınlamayı başardı. Fakat Urvetu’l-Vusqâ’nın 17.sayısından sonra, Paris hükümetince yayını durduruldu. İngiliz hükümeti bunun üzerine derin bir nefes alarak rahatladı. Afgânî bu defa gazeteyi Londra’da yayınlamaya karar verdi. Fakat bunu haber alan İngiltere hükümeti, bu defa da gazeteyi basacak matbaaya yüksek miktarda resmi evrak siparişi vererek ve Urvetu’l-Vusqâ’yı da basmamasını şart koşarak, emeline ulaşmıştı.

Etiketler