Hazırlayan: Akif İnan Anadolu İmam Hatip Lisesi Genç Yazarları

BİR yüzü parıldar; hep insanın gözüne hoş gelir, etkiler insanı. Gözünü alamaz insan. Ama peki ya öteki tarafı? Öteki tarafı sürekli karanlıkta, gölgede kalır madalyonun. İnsan pek görmez o yüzü. Daha doğrusu ilgilenmez. Kapılmıştır bir defa parlak yüzün büyüsüne. Oysaki o karanlık yüz ne çok şeyi silmiştir şu aciz insanın hayatından. Modernleşmenin parlak yüzünden epeyce bahsedildi. Ama hesaba katılmayan karanlık yüz vardı bir de. Modernleşmenin iki tanımı vardır.

“EĞER BATI’YI TAKLİT EDERSEK MODERNLEŞİRİZ!”

Birincisi, lügatteki tanımı, yani madalyonun parlak yüzü: Modern şartlara uyum sağlamak, gelişmektir. İkincisi ise madalyonun gölgede kalan, karanlık yüzüdür. İnsanın hayatından değerlerini çalan, değerleri sürgün eden; adeta köleleştiren, onu asla rahat bırakmayan, onu dininden koparmaya çalışan bir hırsız ve zorbadır kısacası. Yukarıda size madalyonun karanlık yüzünü insanın hayatından değerlerini sürgün edip çalan bir hırsız ve zorba olarak bahsettim. Bu sürgün nedir, nasıl başladı, ne zaman başladı? Bunlardan bahsetmek gerekir. Bu sürgünler, Osmanlı Devleti Avrupa karşısında geri kaldığında başladı. “Eğer Batı’yı taklit edersek modernleşiriz” dedi, kendine aydın diyenler. Fakat Batı’nın modernliğinin insandan götürdüklerini düşündüler mi hiç, bizim değerlerimiz Batıyla örtüşür mü, diye düşündüler mi? O aydın denilenlerin yaptığı şey, balığın leyleğe bakıp uçmaya çalışması gibiydi. Boş bir uğraştı bu. O aydınlara göre kendi yargılarımızı, duygularımızı, değerlerimizi unutup silersek modernleşebilirdik ancak. Ama balık, denizde; leylek, havada gider. Balık, suda hızlı gitmek için çabalar. Leylek ise havada hızlı gitmek için çabalar. Bize kendi değerlerimiz unutturulmaya çalışıldı. Dinsizliği, içkiyi, tesettüre uymamayı, İslam’a uygun olmayan her türlü davranışı içeriyordu Batının modernliği. Bu, İslam’ı kendine şiar edinmiş bir milletin uyum sağlayabileceği, benimseyebileceği bir modernlik miydi?

BİZDEN ÇOK ŞEY GÖTÜRDÜ BU MODERNLİK

En büyük kötülüktü bu, milletin kabul edemeyeceği bir modernliği millete dayatmak. Bunun en büyük örneğiydi 28 Şubat Postmodern darbesi. “Başörtüsü, modern ve laik değil!” dendi ve okumak yasaklandı başörtüsüyle. Peki, ne oldu sonuç? Ülkeyi geldiği yerden kaç sene geri götürdü bu zihniyet? Tepetaklak yuvarlandık geldiğimiz noktadan aşağıya. Bizden götürdüğü çok şey var bu modernliğin. Yediğimiz yemekler dahi yemeğin aslı değil artık. Yiyecek alıyorsun GDO’lu; meyve-sebze alıyorsun, hormonlu.

“SILAİRAHİM”

Bakıyoruz etrafa her yer; kalın, soğuk, sevimsiz betonlarla dolu. İnsanın gözü yeşillik arar oldu etrafta. Tahrip etti bu modernlik güzelim doğayı, doğada yaşayan hayvanları. Artık her taraf uzun bacalı, kasvetli, huzursuz fabrikalarla doldu. Bu fabrikalar etrafa içindeki kini, nefreti kusmakta. Azaldı bu nefrete karşı sevinç yayan ağaçlar. Kesildi birçoğu, koca sütunlar dikip binalar yapılmak için ya da kâğıt olup kullanılmak için. Güzelim çayırlarda gezmek varken, çimenin kokusunu ciğerlerine doldurmak varken uzun, dar kaldırımlarda yürüyoruz. Ciğerlerimize fabrika dumanlarını, egzoz dumanlarını çekiyoruz. Sonrasında, birbiri ardına gelen hastalıklar, kolaysa uğraş dur… Bir değer daha var kimsenin elimizden kaydığını fark etmediği: “Sılairahim.” Uzun iş saatleri yüzünden bir türlü gidemediğimiz, bir türlü arayamadığımız akrabaya gidip, onu aramaktır sılairahim. Sılairahim, toplumda azaldıkça yavaş yavaş kökenini unutmakta insan. Onu büyüten, bu günlere getiren büyüklerini unutmakta... En çok da çocuklar bundan etkilenmekte. Çocuk, her daim babasında gördüğü davranışları taklit eder. Babası, büyüğünün hatırını sormaz, onu yalnız bırakır, bakım evlerinde bir köşeye terk ederse vakti geldiğinde, o babanın çocuğu da aynı şeyleri o babaya yaşatır. O zaman dank eder babanın aklı.

KENDİ DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKALIM

Neslimizin sılairahimle büyümesi önemlidir. Genç nesillere sılairahimi gösterecek, öğretecek olan büyüklerdir. Ama modern çalışma şartları çoğu insanı zorlamaktadır bu konuda. Böyle devam ederse eğer, geçmişini bilip, tanımayan bir nesil ortaya çıkacak ve bu neslin geleceği olmayacak. Çünkü “Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz.” Bu nesil, geçmiş neslin tecrübelerini dinleyip onlardan bir ders çıkarmadığı için önceki neslin düştüğü her çukura, bataklığa tekrar düşecektir. Bu da ülkemizin gelişmesini yavaşlatacaktır. Batılılaşmayı, bizim bazı aydınlarımız; insanî değerlerin, kendi öz kültürümüzün tamamen silinip atılması şeklinde algıladı. Oysa temelsiz bina, çürük olur. Kendi değerlerimizi görmezden gelmek bize yarar sağlamaz. Eğer biz bu temeli kendimiz sarsarsak binayı da kendimiz yıkarız. Bizim yapmamız gereken bu binanın temelinin yıkılmaması için temellerimize sahip çıkmak ve temeli güçlendirmektir.

Kaan ÇEKİCİ

***
İki kapı

CENNET ve cehennem, karşılıklı iki kapı gibidir. Bu iki kapının arasını bir sayı doğrusu gibi düşünebiliriz. İnsan, hayata günahsız başlar. Bu, doğrunun sıfır noktasındadır. İnsan çocukluk çağında iyi şeyler yaparsa hayata bir / sıfır önde başlar. O, artık sıfır noktasında biri değil; sağa, cennetin kapısına doğru koşan bir gençtir. İnsanoğlu bir iyilikle, bir sevapla, namaz ve daha nicesi ile cennete karşı bin adım atar ve yine insanoğlu kötülükle, günahla, kumarla, yalan gibi birçok şeyle cehenneme karşı bir adım atar. Önümüzde böyle bir fırsat varken bazı insanlar, cehenneme karşı koşar adım ilerlemekte.

NEFİS VE NEFSE VESVESE VEREN ŞEYTAN!

Yaratılmışların en şereflisi olmak varken, cennette feraha ermek varken, dünya hırsına kapılıp sonsuz bir işkence kapısına koşmanın izahı yapılamaz. Bu izahı yapılamaz durumun iki sorumlusu vardır. Biri nefis, diğeri nefse vesvese veren şeytandır. Nefis, insanı diğer canlılardan daha şerefli veya kendi seçimimizle aşağılık yapar. Nefis olmasa insan, hayvanlar gibi olurdu. İnsanların kendi istekleri olmadığı için kötülük yapmayı tercih edemeyecekleri için diğer yaratılmışlarla eşit olurlardı. Şeytan ise nefse vesvese verir. Şeytan, insana kötü şeyler yaptıramaz. Yalnızca nefse vesvese verir. İnsan eğer nefsini dinlerse cehennem kapısına doğru gider. Ama bu, nefsinizi ve kendi isteklerinizi dinlemeniz gerektiği manasına gelmez. İnsan belli bir ölçüde kendi isteklerini dinlemelidir. Bizim yapmamız gereken, cenneti kazanmak için ümmetimize, dinimize, vatanımıza, milletimize faydalı birey olmak için çabalamaktır.

Yusuf EVRAN

Muhabir: Haber Merkezi