Hazırlayan: Akif İnan Anadolu İmam Hatip Lisesi Genç Yazarları

Selamünaleyküm. Bu yazımda sizlere kaygıdan bahsedeceğim. İlk önce tanımıyla başlayalım.

Kaygı, bedensel veya zihinsel olarak gerçek ya da hayali tehdit algısıyla oluşan bir durumdur.  Korkunun ve endişenin aşırı durumda yaşandığı an olarak tanımlanır. Kaygıya duygu bile diyebiliriz. Günlük hayatta neredeyse her insan kaygıyı yaşar. “Acaba işe yetişebilecek miyim, sınavdan düşük mü alacağım, ya yemeği yakarsam?” gibi onlarca hatta yüzlerce örnek var. “Bir de şu anda yaşadığımız Kovid-19, Omicron gibi virüsler yüzünden hayatımıza ben de mi koronayım, test mi yaptırsam, ya korona çıkarsam?” gibi kaygılar eklendi. Peki kaygıyla nasıl başa çıkarız?

Fikrimce kaygıyı tamamen yok edemeyiz. Ama günlük hayatta onu kendimizden uzak tutabiliriz. Kaygıyı kendimizden uzak tutmanın farklı yolları var. Örneğin bunlardan birincisi, günlük tutmak. Günlüğe, o gün olan biteni veya düşüncelerimizi yazarsak kafamızın içinde olan kaygılar azalır. İkinci örnek olarak doğada vakit geçirmek... Doğa, bence herkesi rahatlatır vücudumuzdaki stresi alır. Böylece yine kaygıdan uzak durmuş olacağız. Üçüncüsü ve en önemlisi sakin olmak... Sakin olunca her şey yoluna girer. Günlük hayatta neredeyse hiç sorunla karşılaşmayız.

İYİ BİR MÜSLÜMAN OLMAYIZ

Peki kaygıya ihtiyaç duyduğumuz bir an var mıdır: Vardır. Bu yazıyı okuyan kardeşim. Sana sesleniyorum. Ahiret hayatı için kaygılanmamız lazım. İyi bir Müslüman olamadığımız için kaygılanmamız lazım. Allah’a iyi bir kul, Hz. Muhammed’e (sav) iyi ümmet olamadığımız için kaygılanmamız lazım. Yemeği yakarsan yenisini yaparsın, işe geç kalırsan bir dahaki gün erken çıkarsın, sınavdan düşük alırsan diğer sınava çalışırsın ama ahiret hayatını yakarsan yenisini yapamazsın.

Dünyadaki kaygılar önemli değil önemli olan ahiret kaygısı. Siz siz olun dünyanın boş işleri için sakın kaygılanmayın. Reklamlara kapılıp da gerçek filmi unutmayın. Allah’a emanet olun, bir dahaki yazıda görüşmek üzere.

Hamza GÜREL

***
Sanat pahadır

Bir ezgiyi notalarla yaşama katmış olabilmenin mucize olduğuna inananlardan mısınız siz de? Sıradan bir günün alelâde bir anında kulağınıza çalınan herhangi bir melodi, acaba sancıyla geçen kaç gecenin sonunda doğmuştur ve kendisine var oluşunu bahşeyleyen hünerli ellerin sahibine hangi umut dolu bakışlarla bakmıştır? Ondan büyük kopuş ve insanla ilk buluşma! Artık o da bu dünyalı; tıpkı güzel sanatların diğer mucize eserleri gibi. Sürekli bir arayışta olup mükemmele kilitlenmiş ruh hâletiyle ötelerin sırlarına ermeye matuf bizler, evrende hepimizin ortak paydasına hitap eden ne var ise ona açlık çekmeye, onu ortaya çıkararak, onun ilhamıyla sonlu hayatta sonsuzu yakalamaya kodlanmış gibiyiz. Tabii bu mevzuda arayışta olduğunun farkında olanlar, galiba yüce ruhlara taksim edilmiş gizli ve tılsımlı bir bahşolunuşa seçilmişler de, bu ayrıcalığı halk içerisinde yine halka ötelerden kopardıklarını biraz mahcubane, biraz tedirgin, biraz da heyecanla sunmaktadırlar.

Kuyumcu hassasiyeti

Bu, yüzyıllardır böyle olmuştur ve toplum toplum olalı bünyesinde yetişen bu zarif, hassas ruhlara gerekli ihtimamı göstermesini bilmiştir. Onlar ki, zamanın dehlizlerinden gönül rahatlığıyla geçerek, belki uhdesine nadide yorumlar katarak zenginleşmiş ve asırlardan süzüle süzüle günümüze kadar gelmişlerdir. Öyle de büyük ve kutlu yürüyüşlerine bu zamandan istikbâle doğru devam edeceklerdir. Daha kim bilir kaç millette kaç nesil bunlarla sevecek, bunlarla hüzne gark olacak ve bunlarla umutlanacaktır. Umut belki de en çok bu ürünlerle tazelenecektir her daim. Onun için, bir sanat meraklısı olarak her zaman ihtiyatlı olunmalıdır zannımca. Bu bahsedilmişlerle karşı karşıya kalınınca, onlar öylesine fütursuzca ucuz yaftalamalardan sakındırılmalı, belki bir kuyumcu hassasiyetiyle tetkik edilmelidir onlar.

Doğu'nun yüksek medeniyeti ve Batı'nın Rönesans'ı

Hani frekans denilen bir gerçeklik vardır ya, işte ona göre bir denk gelişten uzak kalınmış ise bu, vericiden ziyade biraz da alıcının algı potansiyeliyle alâkalı değil midir? Sırf bu sebep üzere, herhangi bir yerde yüz yüze geldiğimiz bir ürünle muhatap olurken; onu, “tam bir saçmalık!”, diye etiketlemek, belki sanat anlayışının sığlığının en açık delaili olsa gerek! Zengin iken fakir kalana, sağlıklı iken hasta olana, âlim iken cahiller arasında bulunana acınması icap ettiği gibi bir de sanat eseriyle karşı karşıya kalıp da onu "...san ve at!" şeklinde değerlendirenlere acınmalı, onlara bundan ziyadesiyle, büyük insanlık adına nasipten yana verilmemiş olduğu için merhametle muamele edilmelidir. Şimdilerde bütün bu mevzular için çanlar çalıyor gibi dostlarım. Doğu'nun yüksek medeniyetinden ve Batı'nın Rönesans'ından bu yana sâdır olan binlerce ürün, kullanıla kullanıla bir hayli parlatılmış ve uzunca bir devri beslemiştir. Lâkin zaman denilen sonsuz nehirde bizler şu ânın birer canlısı olarak yeni şaheserlerin şimdilerde büyük açlığındayız ve yine sonsuz arayışın girdabındayız. Ruhlarımızın sağlam basabileceği zemini yakalayamazsak, bu sefer de zamanın girdabına kapılma ihtimalimiz kendiliğinden ortaya çıkacak gibi duruyor. Öyle ya, sürekli bir nitelikten yoksun üretişte, zoraki tüketimi körükleyen bir dünya düzeni ve bu düzenin cafcaflı figüranları pohpohlanarak üzerlerimize her türlü salındıkça ve dâhi bizler de onları hanelerimizin en nadide yerlerinde büyülenmiş gibi seyreyledikçe, almamız gereken en hakikatli yolların uzadıkça uzadığını hep birlikte müşahede ediyoruz. O vaziyette de yapılması lâzım gelen her nevi güzelliğin sonraki nesillere borç mirası gibi bırakıldığını ve silik birer karakter olarak dünya sahnesindeki büyük oyunda perdeyi kapattığımızı kendi ellerimizle ilân ediyoruz. Yani bir nevi ölmeden ölüyoruz ama hadisteki gibi mübarek bir uyanışın diğer adı değil bu ölümlerimiz. Yunus'un da dediği gibi, ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil, türünden hiç sayılmaz bu göçüşlerimiz. Hülâsası, kıymete değer her ne var ise şu âlemde, ona bihakkın sahip çıkmalı ve en azından ona hakkını teslim etmeli; madrabazın öyle ya da böyle allanmış pullanmış riyakâr satışlarından da uzak durulmalıdır kanaatimce.

Himmet DAĞLI

***

Bir Gün (*)

Emaneti hazır olan

Bilir, Hu'ya varır bir gün

Dünyada imanı bulan

Kalbi kail ölür bir gün

Nice Hintlere kaçarsın

Emrine rüzgar alırsın

Süleymân olsan kalırsın

Ölüm seni bulur bir gün

Dünyada varıp sormayan

Bir Fatiha okumayan

Kabirden ibret almayan

Kişi ölür elbet bir gün

Aşılacak nice yollar

Atılacak nice güller

Geçilecek nice yıllar

Ah vahlarla biter bir gün

Değişti mi kötü huylar

Yıkıldı mı şu saraylar

Baki cennete adaylar

Kalbi kail ölür bir gün

Talha Gönül

*Yunus Emre'nin Bir gün şiirine naziredir.

 

Muhabir: Haber Merkezi