Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Aliya…

Aliya...

“İlk kim söyledi bilmiyorum, ama hepimiz birden söyledik sonra, sana bütün gönlümüzle, bütün ruhumuzla ve içimizin ücrasına sakladığımız kir bulaşmamış bütün çocukluğumuzla Bilge Kral dedik, biricik Bilge Kralımız, seni nur rengi yüzünden tanıdık, heybeti ve merhameti aynı anda taşıyabilen dünyalar güzeli gözlerinden bildik, her ismini söyleyişimizde bu soğuk zamanın üşüttüğü kalplerimizde kardelenler açtı, seni içimize serpiştirdiğin bahar tazeliğiyle anladık, bir türlü olamadığımız sükûneti senin ikliminde bulduk, o kadar kendin oldun ki ömrün boyunca dünyadaki hiç kimse sende bir yabancılık bulamadı, o kadar kaviydin ki durduğun yerde kimse seni yerinden kıpırdatamadı, seni yeryüzündeki bir coğrafyaya sığdıramadık, seni gönüllerimizin uçsuz bucaksız vatanında ağırladık, o kadar yakın, o kadar insan oğlu insan durdun ki yanımızda seni dedemiz, babamız, kardeşimiz, dostumuz, arkadaşımız bildik, o kadar bizimle beraber attın ki adımlarını, en uzun yolda en has yoldaşımız bildik, o kadar huzur doluydu ki yüreğin, karanlığın ucuna düştüğümüz, yorulduğumuz, daraldığımız her an, birbirimizden habersiz sırrımızı aldık, derdimizi aldık, yaralarımızı aldık kapına geldik, seni sırdaşımız bildik, öfkelerimizin yalçın dalgaları senin sahilinde sakinleşti, seni dünyanın en güzel esas duruşuna sahip komutanımız bildik, hayat böyleydi işte, bir alim, bir mütefekkir, bir gönül aydını, bir fikir aydınlığı idin, mazlumların şanlı komutanı oldun, yürek dolusu selamladı askerlerin seni, yürek dolusu selamlıyor, ülkenin sınırlarıyla sınırlı değil artık senin krallığın, Bilge Kral, bütün çocukların ve kalplerde gizli kalan bütün çocuklukların masumiyeti kadar uçsuz bucaksız senin krallığın, belki her gün değil ama, ömründe en az bir gün nöbet tutuyor senin aydınlığında neferlerin, nasıl unuturuz ki seni, nasıl tarihin tozuna toprağına bırakırız ki, ahir ömrümüzde kaç adam gibi adam gördük, kaç çocukla çocuk kadar olabilen dev gördük ki, şimdi her adın geçtiğinde, söz sana her tevafuk ettiğinde, hatıran içimizden her geçtiğinde başımızı bir el okşuyor, senin elin, kim bu şefkati gösterdi ki bize, samimi ve fakat kusurlu hallerimize, dik duramadığımız zaman senin dimdik duruşunla avunduk, tutunacak hiç insanlığımız kalmadığında senin tükenmez insan oluşuna tutunduk, zemherinin üşüttüğü ellerimizi senin avuçlarında ısıttık, hepimiz binlerce binlerce binlerce kere “Aliya gibi olmak” hayali kurduk, bir okyanus kadar engin olmak, bir rüzgar kadar özgür, bir pervane kadar adanmış, bir meçhul asker kadar yiğit, belki bakınca hiç kimse göremedi üstümüzde o Aliya ahvalini, ama kimsenin göremediği zihin meydanlarında kalkıp dimdik ayağa, o dünyanın en güzel selamını verdik biz de görünmeyen ordularımıza, sen bizim sadece Bilge Kralımız değil, unutulmaz kahramanımız oldun, vefatını öğrendiğimizde milyonlarca kalbe milyonlarca ateş düştü, göklerin cenaze törenine katılmakla görevlendirdiği yağmur damlaları olmasa yanıp kavrulabilirdik, hayat çok yakışmıştı, ölüm de çok yakıştı sana, aradan dört yıl geçti, o dört yıl hem kırk yıl gibi uzun, hem dört saniye kadar kısa, seni çok özledik, özlüyoruz bilesin, bıraktığın sancağı yüzbinler taşıyor söylediğin gibi, ama Aliyalık yine sadece sende kaldı, hangi toprak bir yüzyılda birden fazla Aliya’’nın ağırlığını kaldırabilir, sana sevgilerimizi gönderiyoruz, kır çiçekleri, fatihalar, ruhun şad olsun Bilge Kralımız, nur içinde yat, mekanın cennet olsun, varsa orada imkanın sen de bize dualar gönder, sana, dualarına ihtiyacımız var.”
(Gökhan Özcan, 18 Ekim 2007, Yeni Şafak)

Yazar: Selçuk Azmanoğlu

Etiketler