Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Gişe meselesi önemli

Gişe meselesi önemli

Çok seyirci, yüksek gişe hasılatı, yerli filmlere teveccüh; hem parlak fikirleri olan genç sinemacıları film yapmak hususunda yüreklendireceği ve onların işlerini kolaylaştıracağı gibi; hem de seyirci sayısındaki eşiğin sürekli artma eğilimini dikkate alan bir yapımcıyı, “Hikayeye/senaryoya birazcık daha çalıştığımızda dünyaya açılabiliriz” düşüncesine sevk edebilecektir.

Dün sayfalarımızda sinemada 2015 yılına ait seyirci sayılarını gördünüz. Yerli filmler, gişede yine büyük farkla yabancıları geride bıraktı.
Şahsen, yıllar yıllar sonra, yerli filmlerin gişeyi yeniden ele geçirmesini ve uzunca bir süredir bırakmamasını (ve bırakmayacak gibi görünmesini) önemsiyorum.
Bazı dostlar, her ne kadar ciddi bir mesafe alınmış olsa da, bu mesafenin niceliksel olduğunu, niteliğe dair herhangi bir gelişme kaydedilmedikçe sözkonusu artışın bir önemi olmadığını söylüyor.
Mesafenin büyük ölçüde niceliksel olduğu gerçek, fakat niteliğe dair hiçbir artış olmasa dahi sözkonusu nicelik artışını şu aşamada çok önemli buluyorum.
Kolay değil, sinemamız 70’lerin sonundan başlayarak 90’ların ortasına kadar ölüm döşeğindeydi. 90’ların sonuna doğru hem iyi ve hem de seyirciyle buluşabilen filmleri görür olduk. Seyirci sinemaya geri döndü. Genç sinemacılar umutlandı. Evet, paragöz yapımcılar da umutlandı ama onlarla birlikte genç yapımcılar da umutlandı.
Senede 5-6 filmin yapıldığı bir dönemden, senede 100-110 filmin yapıldığı günlere geldik. Sinema o günlerde de pahalı bir sanattı, bugünlerde de öyle; ama o günlerdeki film maliyetleriyle bugünlerdeki kıyas dahi edilemez. Çok film, sektörde daha çok kişinin istihdam edilmesi demek. Sektörde daha çok kişinin istihdam edilmesi, işçiliğin kalitesinin de, maliyetinin de makul bir seviyede tutulması demek.
Şu da var: Her ne kadar çok parası olsa da aşırı maliyetli filmlerden kaçınan yapımcıların mazereti, “Türkiye’deki seyirci sayısı belli, ağzımızla kuş tutsak en fazla 1 milyon seyirciye ulaşabiliriz, bu da bizi zarar ettirir” idi. Sonra bu eşik 3 milyona çıktı, sonra 4,5 milyon, sonra 6 milyon… derken 7-7,5 milyon kişinin aynı filme gidebildiğini de gördük.
İki hususu birarada düşündüğümüzde, çok seyirci, yüksek gişe hasılatı, yerli filmlere teveccüh; hem parlak fikirleri olan genç sinemacıları film yapmak hususunda yüreklendireceği ve onların işlerini kolaylaştıracağı gibi; hem de seyirci sayısındaki eşiğin sürekli artma eğilimini dikkate alan bir yapımcıyı, “Hikayeye/senaryoya birazcık daha çalıştığımızda dünyaya açılabiliriz” düşüncesine sevk edebilecektir.
Velhasıl, evet, ağırlıkla niceliğe dayalı bir artıştan söz ediyoruz, ama bu niceliğin niteliğe dönüşme potansiyeli çok yüksek.
Geriye bir tek, iyi filmlerin daha kolay görünür hale gelebilmesi için, AVM salonlarının hükümranlığını kırmak (dağıtım meselesini hal yoluna koyacak tedbirler almak) kalıyor ki, Türkiye şartlarında bunun bir “Avatar” yahut “The Godfather” çekmekten daha zor olduğunu, Muhammed Uyar da, Erkam Bülbül de, Abdulhamit Güler de, ben de bu sayfalarda defalarca söyledik. Bugün iyi film yapmak için ne daha fazla paraya, ne daha fazla adama ihtiyacımız var; çok çalışarak, sadece çok çalışarak üstesinden gelebiliriz. Ama bu dağıtım/salon meselesinde devrim niteliğinde bir zihniyet değişimi gerekiyor ki, maalesef yakın gelecekte bu pek mümkün görünmüyor.

Fatih Mutlu

Etiketler