Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Sanatla kalkacağız ayağa

Sanatla kalkacağız ayağa

“Kurtuluşumuz sanatta” diyor Fethi Gemuhluoğlu, sanat ve edebiyatta. Sanatı bir kurtuluş değil, yegane kurtuluş vesilesi olarak görüyor. Bilinçli bir tercih olarak sanatı hayatına almayan, hatta kurgulanmış ve her gün pompalanan sanata maruz kalan bizler için, kurtuluşun sanatta olması, en hafifiyle tuhaf görünüyor. Hatta ahlaki yozlaşmanın baş mimarı olarak sanatın ve sanatçının görüldüğü bir toplumda, kurtuluşun sanat vesilesiyle olması daha da tuhaf görünüyor. Bazı gerçekler tuhaftır.

İsmail Erdoğan: ismael.erdogan@gmail.com 

…“Kişi düştüğü yerden kalkar ayağa” derdi bana, “Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla atılacak yurt dışına.” Eklerdi, “Sanatla kalkacağız ayağa.”
Bu cümleler, Nuri Pakdil’in “Gerçek olan aşktır” diyen Fethi Gemuhluoğlu’nu anlattığı “Bağlanma” isimli eserinden.
Geri dönmek üzere, Nuri Pakdil’i usulca bir kenara bırakıp, sanatın hikayesine kuşbakışı bakmak istiyorum.
Sanat, insanla başlar tarihte. Mağara duvarlarına bizon resimleri çizen insanlardan kimyasal boyaları tuvallerle buluşturan insanlara sanat, hep var olagelmiştir. Sanatın bir yerde nefes alması için insanın nefes alması yeterlidir. Ve insanlar nefes aldıkça sanat da nefes alacaktır. Ve de üfleyecektir ince bir ruh, taliplilerine.
Sanat insanla başlamıştır yapılmaya ama sanatı konuşmak insanın tarihine kıyasla epey yenidir. Kayıtlara göre ilk tanım Eflatun’a aittir. Sanatı “mimesis” (doğanın taklidi) olarak tanımlamış ve aşağılamıştır sanatçıyı idealar dünyasının prensi. Hatta ideal devletinde sanata, yansımalar, yanılsamalar dünyasında yer vermiştir. Daha da ileri giderek “sanatçılardan kurtulmalıyız” demiştir. Buna sebep olarak da; sanatın ve sanatçıların, gençlerin eğitiminde oynadığı ifsad edici rolü göstermiştir. Bir nevi ahlak bozucu olarak görmüştür sanatı Eflatun. Öğrencisi Aristo ise, sanatı dramla tanımlayarak sınırlandırmış ve bir yandan komediyi aşağılarken diğer yandan trajediyi yüceltmiştir. Ona göre, komedi aşağı tabakaya hitap eden tek yönlü bir dram biçimidir. İnsanları sadece eğlendirmekte ama düşündürmemektedir. Trajedi ise, soylu kesime hitap eden bir dram biçimi olarak, bir yandan kedere (ne afili kelime) bularken insanları, diğer yandan düşünmeye sevk etmektedir. Böylece insanların gelişimine katkıda bulunmakta ve değer üstüne değer katmaktadır.
Sanatın ne olduğu hakkında Aristo’nun görüşü de hocasıyla aynıdır ve taklit, sanatın ana malzemesi ve ereğidir.
Bu anlayış, Batı’da 1900’lü yılların başına kadar devam etmiştir. Yani türlü akımlar, anlayışlar ve dönemler geçmesine rağmen sanatla ilgili “mimesis” kuramı hakimiyetini devam ettirmiş ve Batı, doğayı taklit etmekten vazgeçmemiştir. 1900’lü yıllara geldiğimizde ise, sanatta gerçekçilik anlayışının son temsilcisi empresyonizmden sonra, başta Fovlar ve Kübistler olmak üzere sanatta ortaya çıkan akımlarla, Eflatun’un “mimesis” kuramı yerle bir edilmiştir. Batı’da sanat üzerindeki “Akademizm” baskısına bir itiraz, hatta isyan olarak başlayan bu hareketler, büyük tartışmalara sebep olmuş ve Batı’da sanatın hikayesi yeniden yazılmaya başlamıştır. Bu tartışmalarda önemli bir sanat eleştirmeni, Fovları (fovistler), “Dona-tello’nun etrafını saran vahşi hayvanlar” olarak nitelemeye kadar gitmiş ve aşağılamışsa da, artık zincir boşanmış ve önüne set çekilemeyen bir coşkuyla nehir akmaya başlamıştır.
İzlenimcilikle başlayan ve modern sanat denilen bu süreç, tarihin akışı içinde, ne kadar muarızı varsa hepsini içine almayı başarmış ve bugünlere gelmiştir. Bugün dünyada, Avrupa’da ortaya çıkıp Amerika’ya sıçrayan, oradan da tüm dünyaya pazarlanan (dikte edilen) bir sanat anlayışı hakim. Fukuyama gibi, Batı medeniyetini tarihin sonu olarak görürsek, bu hakimiyet sonsuza kadar süreceğe benziyor. Ama… (İyi ki bu ama’lar var.)
Batı’da bunlar olurken, dünyanın geri kalanında sanat yok muydu dersiniz? Vardı elbet. Vardı ama mağlupların tarihini galiplerin yazdığı bir dünyada, mağluplar hep varla yok arası olmaya mahkumdu. Bu mahkumiyetin bir neticesidir ki bugün sanat deyince, Japon resmi, İran minyatürü, İstanbul hattı, Hint sarayları ya da Endülüs mucizesi akla gelmez. Akla gelen, Da Vinci, Rembrant, Picasso, ya da Dali’dir, hatta Warhol, Madonna ve Justen Bieber’dır. Batı’nın icadı Kültürel Emperyalizm devam ettiği müddetçe de bunlar akla gelmeye devam edecek.

Bu sefer, aklımıza boca edilen bu gerçekleri bir kenara bırakıp başa dönelim ve şu kurtuluş meselesine gelelim.
“Kurtuluşumuz sanatta” diyor Fethi Gemuhluoğlu, sanat ve edebiyatta. Sanatı bir kurtuluş değil, yegane kurtuluş vesilesi olarak görüyor. Bilinçli bir tercih olarak sanatı hayatına almayan, hatta kurgulanmış ve her gün pompalanan sanata maruz kalan bizler için, kurtuluşun sanatta olması, en hafifiyle tuhaf görünüyor. Hatta ahlaki yozlaşmanın baş mimarı olarak sanatın ve sanatçının görüldüğü bir toplumda, kurtuluşun sanat vesilesiyle olması daha da tuhaf görünüyor.
Bazı gerçekler tuhaftır diyerek ayrıntılara dalalım derim.
Bana kalırsa Fethi Gemuhluoğlu, “Kültürel Emperyalizm” denilen operasyonu derinden kavramış ve başta şahsiyetiyle olmak üzere duygu ve düşünceleriyle bir karşı duruşun hikayesine hayat vermiştir. Bu operasyonu her fırsatta dile getirmiş, ona karşı mücadelenin de sanat yoluyla olacağını haber vermiştir. 

Peki neden sanat? Niçin siyaset ya da ekonomi değil de sanat?
Bu soruya, tarihin satır aralarından birçok cevap verilebilir ama ben, günümüze gelip bugünkü halimizden dem vuracağım. Çünkü, neden sanat sorusuna bugünden iyi cevap yoktur tarihte.
Kültürel emperyalizme maruz kalmış milletlerin, sanılanın aksine en içinde bulundukları şey sanattır. Çünkü onlar, iç dinamiklerinden yükselen ve değerlerine yaslanan medeniyetten habersizdirler. Bu habersizlik onları Platon’un tanımladığı ve aşağıladığı sanat biçimi “mimesise” götürür. Ve onlar sadece efendilerini (doğa yerine) taklit eder hale gelirler. Türkiye’de başımıza gelen ve bugün hız kesmeden devam eden şey de budur. Yaklaşık iki yüzyıldır Batı’yı taklit eden, bunu yüz yıldır bilinçsizce yapan, son zamanlarda bundan çıkmak için çabalarken bu sefer de geçmişini bilinçsizce taklit eden bir manzarayla karşı karşıyayız. Bazıları, artık hattatlarımız ve müzehhiplerimiz el üstünde tutuluyor, geleneksel sanatlara olan ilgi artıyor diyebilir. Bu gerçek. Ama bu durum içine düştüğümüz çukurdan bizi çıkarmıyor. Çıkarmayı bırak daha da derinleştiriyor.
Çünkü sanat, tek başına geçmişin taklidi ya da bugünün eserlerinin çakılması değildir.
Sanat, geçmişle gelecek arasında kurulan en zarif ve derin köprüdür. Bu köprü terbiye sürecini içinde taşır.
Sanat, insan olmanın alfabesine işlenmiş en zarif nakıştır. Uzun süreli bir oluş biçimidir. Zerafeti barındırdığı kadar şahsiyeti de barındırır içinde. Bu yüzden insan ol-maya adanmayanların kapısından giremeyeceği bir iştir sanat.
El üstünde tutulmanın ve çok kazanmanın karşılığı değildir sanat. Değer görmenin değil, değer olmanın biçimidir sanat. Var olan değerlere selam durmanın ve yeni değerlere vücut vermenin biçimidir sanat.
O kadar ki çağın ihtiyaçları direkt karşılık bulur sanatta. Haksızlığa itiraz etmekse buna el verir sanat. Özgürlük arayışıysa dert, ona çare olur sanat. Ekmek ya da emekse ortada sömürüsü olan, ona başkaldırır sanat. Bir katliamı duyurur, bir felakete tercüman olur, belleklere girilemeyen yerde duygulara sızar ve hakikate el, ayak olur. Dünyayı güzelleştirmenin ve yaşanılabilir bir dünya kılmanın en naif biçimi olur sanat.
Sanat, İlhami Atmaca’nın deyişiyle kana en hızlı karışan şeydir. İnsanları bu derece etkilemesi de bundandır. Çünkü hiçbir silahın giremeyeceği yerlere girer sanat. Paranın sızamadığı yerlerde taht kurar. Siyasetin at koşturamadığı yerlerde süvarileriyle dans eder sanat.
Bu, bugün nasılsa geçmişte de böyleydi. Bunu Roma’da biliyordu, yüzyıllar sonrasında Vatikan’da. Öyle ki, Almanya’da ortaya çıkan Reform hareketlerine cevap olarak üretti Barok’u. Bir üsluba vücut verdi kilise ve bütün dünyada karşılık buldu bu. İstanbul’u bile ele geçirdi Barok. Çünkü sınır koyulamayan bir şey sanat. Ekonomik ve siyasal küreselleşmeden önce insanlık, sanat yoluyla küreseldi. Bir yerde başlayan hareket durdurulamıyor ve sınırları alt üst ederek sıçrıyordu bambaşka topraklara.
Batı bunu çok iyi kavradı. Kavradı ve sayısız senaryoyla hemen uygulamaya koydu. Bu uygulamaların sonucudur ki, bugünün dünyasında kültürel iktidar diğer bütün iktidarlardan üstündür. Sanatta yoksanız hayatta yoksunuzdur bir nevi. Ve bugünün sanatında biz yokuz. Müslümanlar yok. Bir asıl olarak yok. Varsa da aslını yaşatan taklitler olarak var. Buna bir son vermeden, kültür, sanat ve edebiyatta zirvelerde dolaşmadan ne bizim ne de tüm insanlığın kurtuluşu gerçekleşecek.
Ve bu kurtuluş geçmişimizle övünerek olmayacak. Olacaksa gelecektekilerin övünecekleri bir geçmiş üreterek olacak.
Baki selamlar…

Etiketler
Do NOT follow this link or you will be banned from the site!