Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Arnavutluk: Dinin ve direnişin güzel ülkesi

1970’li yıllarda ülkemizde anarşi kol geziyor, gençler sağ ve sol kamplara ayrılmış birbirleriyle çatışıyorlardı. Özellikle sol cenah Marksist-Leninist, Maocu, Enver Hoca’cı diye kendi aralarında farklı gruplara ayrılmıştı. Marksistler Rusya, Maocular Çin, Enver Hocacılar Arnavutluk taraftarıydı. Bu gruplar hem faşist diye adlandırdıkları ülkücülerle hem de kendi aralarında çatışıyorlardı. Marksistleri ve Maocuları anlayabiliyordum ama Enver Hocacı ne demek diye düşünüyor işin içinden çıkamıyordum. Yıllar sonra Arnavutluk’a gidince Enver Hoca hakkında çok hikâye dinledim. Meğer bu adam Osmanlı zamanında doğmuş ilk eğitimini yine aynı dönemde almış sonra Fransa’ya yüksek tahsile gidince komünist olmuş bir Müslüman evladı. İkinci dünya savaşında Arnavutluk’u işgal eden İtalyanlara karşı komünist örgütlenmeyle kurtuluş savaşı vermiş, savaştan sonra önce Rusya’ya sonra Çin’e yanaşmış en sonunda ülkeyi dünyaya kapatan diktatör. Enver Hoca ülkeyi içine kapatınca işgal durumunda sığınılacak 700 bin civarında bunker (sığınak) ve tüneller yapmış. Zaman zaman işgal provası yapıp milleti bu sığınaklara doldururmuş.

Katar’da yayın yapan El Cezire kanalı için Balkanlar’da Ramazan Belgeseli’nin Makedonya kısmını bitirince Struga’dan karayoluyla Arnavutluk’a geçtik. Makedonya ile Arnavutluk arasında yollar kötü, dağlara tırmanarak ilerliyoruz. Yol kıvrılarak sıra dağların tepesine çıkıyor. Bir müddet dağın üzerinden ilerledikten sonra Elbasan’a doğru bu defa yine büküle büküle giden yollardan aşağı indik. Meşhur elbasan tava yemeği ismini buradan mı alıyor bilmiyorum ancak biz Elbasan’ı uzaktan seyrederek yolumuza devam ettik. Tiran’a varmadan yüksek bir dağ köyünde yol üzerinde rehberimiz Mehdi Bey bizi karşıladı. Orucumuzu Mehdi’nin kendi köyünde yaptırdığı camide vereceği iftar yemeğinde açacağız. Küçük bir cami ve önünde naylondan kurulmuş ramazan çadırı. İftarı çadıra gelen köy halkıyla beraber açıyoruz. İnsanlar çok gariban görünüyorlar. Bizim için müthiş bir mutluluk tablosu. Tiran’ın yakınlarında bir köyde Arnavut Müslümanlar’la iftar ettiğimiz için Allah’a hamd ediyoruz. Köy camisinin kubbesinde hem Arnavut bayrağı hem de Türk bayrağı var. Mehdi beye bunun sebebini soruyoruz. Bunun uzun hikâye olduğunu söyleyerek başlıyor anlatmaya. “Enver Hoca Arnavutluk’u ateist devlet ilan edince ne kadar cami varsa yıktı. Uzun yıllar insanlar camiden medreseden dinden diyanetten uzak kaldılar. Komünizm çökünce bir rahatlama ortamı oluştu. Bizim köyümüzde de cami yoktu. Hiç Hıristiyan olamamasına rağmen İtalyanlar köyümüze kilise yapmaya başladılar. İnsanları para karşılığında kilise inşaatında çalıştırıyorlar ve de onlara Hıristiyanlık propagandası yapıyorlar. Bu durum benim çok zoruma gitti. Benim Müslüman, gariban halkımı üç beş kuruş para vererek Hıristiyan yapıyorlar. Ben de Türkiye’deki kardeşlerimin de yardımıyla cami yapmaya başladım. Bu defa kiliseyi yapanlar beni tehdit etmeye başladılar. Kara kara düşünüyorum bu işi nasıl çözeceğim diye. Bir gece aklıma bir fikir geldi. İnşaatı devam eden caminin kubbesine Arnavut bayrağı ile Türk bayrağını beraber astım. Bütün tehditler bitti. Böylece camiyi rahat bir şekilde tamamladık. ‘Aramızda espri yapıyoruz’ Türkler’den önce bayrağı bile hayırlı hizmetlere vesile oluyor.”

Mehdi Gurra, Türkiye’de ilahiyat okumuş derdi davası olan bir adam. Türkiye’de eğitim sırasında da çeşitli sıkıntılar yaşamış. Bütün ömrünü Arnavut Müslümanlarına adamış. Köylülere veda ederek Tiran’a geçiyoruz.

Tiran Arnavutluk’un başkenti ve en büyük şehri. Tiran ismi Yunancadan geliyor. Gücü elinde tutan kimse manasına. Bu kelime bizde de kullanılıyor; zalim gaddar anlamına geliyor. Arnavutluk’un nüfusu yaklaşık 3 milyon bunlardan 800 bini Tiran’da yaşıyor. Arnavutlar balkan coğrafyasına dağılmışlar. Makedonya’da, Kosova’da ve Türkiye’de yaşıyorlar. Türkiye’dekiler Türkleşmiş durumdalar sadece sorunca kökenlerinin Arnavut olduğunu söylerler. Yıllar önce balkanlarla ilgili bir televizyon programına Arnavutluk’un İstanbul Başkonsolosu’nu da davet etmiştim. Hiç unutmam aramızda şöyle bir sohbet geçmişti. Mesele dönüp dolaşıp Türkiye’de ne kadar Arnavut vara geldi. Ben sayısını bilmediğimi ancak çok fazla olmadıklarını ifade edince başkonsolos bana çok kızmış; “Türkiye’de en az 15 milyon Arnavut yaşıyor” demişti. Tabii ben çok şaşırmadım. Çünkü Türkiye’de yaşayan Osmanlı bakiyesi azınlıklar kendilerinin sayılarını gerçekten abartırlar. Bütün bu abartmalı rakamları topladığınızda geriye Türk kalmaz. Arnavutların çok inatçı olduklarını bildiğim için başkonsolosla tartışmadım. Zaten benim bakış açıma göre bu ülkede yaşayan herkes Türk, Kürt, Arnavut, Boşnak… Çok önemli değil. Önemli olan barış halinde birlikte yaşamak.

 Biz oradayken Avrupa Birliği’nin Avrupa’da nüfus çoğunluğu Müslüman olan bir ülke istemedikleri için Müslümanları farklı etnik kimliklerinin din gibi gösterilmesine çalışıldığını söylediler. Sünniliği bir din, Bektaşiliği ayrı bir din gibi göstermek istiyorlarmış. Bize anlatılanlara göre Arnavutların yüzde 75’i Sünni Müslüman, çok az bir az sayıda Bektaşi olduğunu ifade ettiler. Yüze 5 ila 10 arasında bir nüfusunda ateist olduğunu geriye kalanın da farklı Hıristiyan mezheplerine bağlı olduğunu anlattılar.

 Uzun yıllar Osmanlı egemenliğinde kalan Arnavutluk merkezi İşkodra imiş. Tiran Osmanlı döneminde bir köymüş. Osmanlının son döneminde gelişme göstermiş 1920 yılında da Arnavutluk’un başkenti olmuş. Karışık bir şehir yeni binalarla renkli evlerin yer aldığı yoksul mahalleler iç içe. Türk müteahhitlerin yaptığı siteleri de gördük.

İskender Bey Meydanı

Tiran’ın merkezinde Ethem Bey Camii ve saat kulesi adeta şehrin sembolü. Meydanda at sırtında İskender Bey heykeli var. Bu adam, Osmanlı’nın Arnavutluk’u fetih etmesine engel olduğu için kahraman ilan edilmiş ve şehrin merkezine heykeli dikilmiş. Bu meydanın adı da İskender Bey Meydanı. Meydanda bir geniş bir alanı kaplayan opera binası, ulusal müze var. Bu tür yapıları bütün eski komünist ülkelerde görmek mümkün. Binanın kapısında büyük bir resimde sanıyorum isyan eden Arnavut halkı temsil edilmiş.

Ethem Bey Camii ve Saat Kulesi

Ethem Bey Camii 1794 yılında Ethem Bey tarafından şehrin merkezinde moloz taştan yapılmış tek kubbeli bir eserdir. Caminin girişinde Ethem Bey’le hanımının mezarı bulunmaktadır. Son cemaat yeri süslü revaklarla kapatılmış. Bu camide Kalkandelen’deki Alaca Camii gibi meyve resimleriyle bezenmiş. Öğle namazına camiye gidiyoruz. Cemaat genelde yaşlılardan oluşuyor. Namazdan sonra Türkiye’den geldiğimizi ifade ederek çekim yapmak istediğimizi söylüyoruz. Türkiye’den geldiğimizi ve de namaz kıldığımızı gören yaşlılar mutlu yüzlerle bazı kelimelerini yakaladığımız bir heyecanla bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar. Yüzyıllar beraber yaşamanın getirdiği sonuç; onlar bizden biz onlardan çok kelime almışız. Biz yavaş yavaş diyoruz Arnavutlar avaş avaş diyorlar. Araya rehber giriyor ve derdimizi anlatıyoruz. Hatta yaşları seksene dayanmış amcalardan bir ilahi grubu oluşturuyorum. Başlıyoruz hep beraber ramazan ilahileri okumaya… Şol cennetin ırmakları akar Allah deye deyu/Çıkmış İslam bülbülleri öter Allah deyu deyu… Yaşlı amcalardan birinin başında bir hoca sarığı var. Bu amca uzun yıllar komünizm dönemi de dâhil bu sarığı hiç çıkarmamış ancak başına gelmedik bela kalmamış. Neredesin ey Osmanlı gittin hepimizi öksüz ve yetim bıraktın… Bu amcanın en büyük derdi hacca gitmekmiş. Komünizmden sonra hacca gitmesine izin verilmiş. Amca her zaman olduğu gibi sarığıyla uçağa binmiş ancak Arnavut Müftüsü de aynı sarığı kullanıyormuş. Bu sarığın müftülüğün sembolü olduğunu söyleyerek amcadan sarığı çıkarmasını istemiş ancak amca “Ben ömrün boyunca bu sarığı çıkarmadım, sen istedin diye de çıkarmam.” demiş. Amcayı uçaktan indirmişler ve o sene hacca gidememiş. Bu konu duyulunca büyük tepki olmuş ve amca daha sonra başında sarığıyla hacca gitmiş.

Saat Kulesi

Ethem Bey tarafından yaptırılan saat kulesi 35 metre boyunda, dörtgen tarzında yapılmış. En üstte minareye benzeyen bir çatı bulunuyor. Namaz vakitlerini göstermesi için camilerin yanında eskiden güneş saatleri varken teknoloji saati geliştirince bunun yerini saat kuleleri almıştır. Özellikle Osmanlının son döneminde Sultan Abdülhamit çok sayıda saat kulesi yaptırdı. Dolmabahçe, Rodos, Beyrut ve Meksiko City saat kuleleri Sultan II. Abdülhamit döneminde yapılmıştır.

Şair yazar Elvin Hatibi ile Selviya Kültür Merkezi’nde buluştuk. Elvin Hatibi’nin ailesi Türkiye’den gitmiş. Türkiye’ye ilgisi ve sevgisi büyük. Selviya Kültür Merkezi kahve-kitap tarzında düzenlenmiş. Daha çok gençlerin geldiği bir yer. Bizde Elvin Hatibi ile Türkiye, Arnavutluk, İslam dünyası üzerine bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Danışmanımız yazar Akif Emre olunca sohbet daha bir keyifli ve uzun oluyor. Sonra Elvin Hatibi’yi de alarak Tiran yakınında bulunan Petrela Kalesi’ne gidiyoruz. Çevreye hâkim yüksek bir tepeye kurulmuş kalenin burçlarından birinde Elvin beyle röportajımızı gerçekleştiriyoruz. Kaleyi dolaştıktan sonra iftara Tiran’a dönüyoruz.

Teravih namazını kılmak ve çekimler yapmak için Ethem Bey Camii’ne gidiyoruz. Öğle namazında çok az cemaatin olduğu camii bu defa tıklım tıklım dolu. Namazı dışarıda kılmak zorunda kalıyoruz. Yani anlayacağınız Enver Hoca’nın kızıl meydanına Kur’an sesleriyle yeniden kendine geliyor. Meydanda bulunan eserler iyi aydınlatılmış iyi bir manzara ortaya çıkıyor.

BERAT

Berat’ı görünce şaşıracaksınız acaba Amasya’ya mı yoksa Safranbolu’ya mı geldim diye. Dağın yamacına yerleşmiş pencereleriyle dikkat çeken bir Osmanlı şehri Berat. Aşağıdan bakınca evlerin gözleri olan pencerelerin sizi gözlediği hissine kapılırsınız. Berat’ta Osmanlı döneminden kalma çok sayıda cami bulunuyor. Camilerden bir kısmı biz oradayken çok harabe idi. İnşallah daha sonra yapılmıştır. Kurşunlu Camii, Saat Camii, Hünkâr Camii, Bekârlar Camii. Şehrin müftüsü Camilerin tamir ve bakıma ihtiyacı var. Ama imkânımız yok.” dedi.

Berat’ın ortasından Osumi Nehri geçiyor. Nehrin ortasında Osmanlı’dan kalma tarihi bir köprü var. İnşallah teknolojiye yenilmeden bu dünya şehri korunur.

İŞKODRA

İşkodra Osmanlı döneminde Arnavutluk’un merkezi imiş. 1479 yılında Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı topraklarına katılmış. Balkanlarda Osmanlı’nın son terk ettiği yer İşkodra olmuş.

İşkodra merkezinde 18. yüzyılda yapılmış Ebu Bekir Camii 1995 yılında yenilenmiş. Bu camide Ramazan nedeniyle Türkiye’den gelmiş din görevlileriyle sohbet ediyoruz. Görevliler hatim okuyor, vaaz veriyor ve de namazları kıldırıyorlar. Hatim dinlemeye çok sayıda bayanın katıldığına şahit olduk.

Şehrin yakınlarında Rozafa Kalesi var. Arnavutlarda Kaleye “kalaya” diyorlar. Kaleden Buna Nehri görülmeye değer. Hele akşamüstü görüntü daha güzel ortaya çıkıyor. Kalede bulunan Fatih Sultan Camii metruk vaziyette. Sadece duvarlar ve yıkık bir minare var ortada. Balkanlar’da Osmanlı eserlerinin durumunu temsil ediyor; öksüz, yetim, gariban. Ama Osmanlılar’ın torunları gelmeye başlamış, varlıklarını hissettiriyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam bu camii yakın zamanda Türk hayırseverler tarafından imar edildi.

Akşam yaklaşıyor biz iftarı nerede yaparız diye plan yapıyoruz. İşkodra Gölü’nün kenarından Karadağ’a doğru ilerliyoruz. Göl kenarında birkaç yere bakıyoruz ancak içimiz rahat etmiyor yola devam ediyoruz. Artık akşam ezanı okunmak üzere iken bir minareli köye varıyoruz. Burası Karadağ sınırında son köy. Camiye doğru gidiyoruz ezan okunuyor. Hocayla tanışıyoruz ve iftarımızı bu köyde yaptıktan sonra Tiran’a dönüyoruz.

500 yıl beraber yaşadığımız Arnavutluk’ta yeniden filizlenen kardeşlik duygularını sürdürmekte fayda var, hem devlet olarak hem de millet olarak. Unutmayalım biz Türk olduğumuz kadar Arnavut’uz…