Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Baba, sen köylü müsün?

Cânım kâri, zor geliyor bazen büyük bir şehrin sınırları içinde yaşıyor hatta yaşamaya mecbur kalıyor olmak. Büyük ve kalın sınırları oluyor büyük şehirlerin. Seni o sınırların içinde kalmaya ve hiç memnun olmasan da onun kurallarına göre yaşamaya mecbur bırakıyor. Hayır “herkes istediğini yapsın, kural olmasın, sınır olmasın” demiyorum. Başka bir şeyden başka bir mecburiyetten bahsediyorum. Yıldızları görmekten, toprak kokusunu genzine çekmekten, tam anlamıyla bir sessizliği dinlemekten bahsediyorum ben. “Sessizlik de dinlenir mi?” deme sakın. Bazen insan onca gürültü ve onca ses içinde kendini bile duyamıyor. Düşünmeye fırsat bulamıyor. Gece bile sessiz değil koca şehirlerimizde, yıldızlar bile geceleri gösteremiyor yüzünü. Sınırlıyor yani, sınırlanıyor insan ve onun olan pek çok şeyi büyük şehirde yaşamak sevdasına kurban ediyor insan.

Beyza Nur -ki kızım olur, henüz üç yaşında ve bir maşallahınızı alır- on beş yirmi gündür memlekette olduğumuzdan belki de geçenlerde şöyle sordu bana;

-“Baba, sen köylü müsün?”

-“Öyleyim kızım. Sen değil misin?” dedim.

-“Hayır” dedi “Ben İstanbulluyum.”

“Değilsin” diyerek anlatmaya çalışmıyorum ona. Zira vakti geldiğinde anlayacağını biliyorum. Zira bir şeyleri anlamak için birilerinin anlatmasına gerek olmaz çoğu zaman. Anlamak yaşayarak olur.

Ben dedemin ayak izlerini arıyorum. Onun baktığı yerlere bakıyor, ona bakan yüzleri arıyorum. Bir gün çıkıp gelmeyecek biliyorum ama gittiği yerin burası olduğuna, bu toprağa sarılıp yattığına ve bir yerlerde ondan izler olduğuna inanıyorum.

İnsanın memleket dediği yerin bir topraktan çok daha fazlası olduğuna inananlardanım ben. Ve insanın yaşadığı toprağa benzediğine kanaat getiriyorum. Sonra akşam oluyor tüm gökyüzünü sarmış yıldızları seyrederken buluyorum kendimi. İstanbul’da göremediğim yıldızlar. Hepsi birden mi kaçmışlar?

Sonra dilimde birkaç cümle, öylesine ve kendi kendime kurduğum. Hayır, ben şiir yazmıyorum. Hatırlıyorum sadece ve hayal kuruyorum.

Toprak kokusu mu Allah’ım bu?

Anam kınalı elleriyle yoğurduğu hamuru vuruyor tandıra, güneş saf tenini karaya çalıyor babamın.

Selvi dallarında çocukluğumun hayal kuşları, onlar ötmüyor konuşuyorlar.

Yemyeşil harman yerinde dedemin bastonunun izleri, “sesler kaybolmaz” demişler ya, selvi yapraklarında duasının sesleri.

Bir toprak kokusu bu genzimi dolduran, beni alan bana kavuşturan.

Cânım kâri, uzaklaş diyorum aslında sana şehirlerden ve hatta kaç belki de. Sınırı olmayan, sınır konmayan yerlere, köylere mesela. Ve bir de unutma memleketini. Unutulan memleket yoktur ve yok olmuştur zaten.

Sonra kendimi koca bir söğüt ağacının gölgesinde gözlerimi kapamış halde buluyorum. Ve uyuyabiliyorum burada, öyle çok uzun değil ama gerçek bir uyku. Kumruların sesini duyuyorum. Gördüğüm rüyalarda hep yeşil var, hayra yoruyorum.

Haydi hayırlı cumalar…