Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Bağnazlık, kerizlik ve kibir

Üstüne çok şey yazılıp çizilse de Türkiye’deki belirli kesimlerin süreğen psikolojisini müthiş bir berraklıkla resmetmesi bakımından ucundan değinmek istedim:

Fazıl Say ve Erdoğan yakınlaşmasına en çok itiraz edenlere baktığımızda;önceden, çoğunun dinlemeye dahi tenezzül etmediği, ne icra ettiği hususunda derinlemesine bilgi sahibi olmadığı Fazıl Say’ı, büyük sanatçı vasfıyla sunan kitleler olduğunu görüyoruz. Sanat mefhumunun keyfiyetini kendi ideolojik taassuplarına göre belirleyen, estetik idrak seviyesi vasat altına çekilmiş müzmin kalabalıklar…

Fakat bugün aynı kişiler, aynı Fazıl Say’ı, hevesli ama yeteneksiz sokak şarkıcılarından bile aşağıda gören, onun sanatını küçümseyenaşağılayıcı bir dil kullanıyor.Ne için? Fazıl Say Erdoğan’ı konserine davet ettiği için. Bununla birlikte, karşılıklı atılan bu adımları samimiyetsiz, zorbaca, tiyatrovari buluyorlar. Hırslarından çıldıracak durumdalar. Hayal kırıklıklarını alışkın oldukları ‘’yok sayma’’ refleksiyle onarmaya çabalıyorlar. Son derece olağan…

Samimiyetle soruyorum: Bir devlet yöneticisi, ona karşı haksız veya haklı fark etmez, en ağır eleştirileri yapan bir kişi veya bir toplulukla, usulüne uygun biçimde iletişim kurmak için daha ne yapabilir?

‘’Özgür bıraksın yeter’’ tonundakibirli klişeler tutturacak olanlar çıkacaktır haliyle. Onları muhatap almak gibi bir zorunluluğum yok. Çünkü ihanetle ve tenkit arasındaki farkı ayırt edemeyenlerin, ideolojik takıntılarla giriştiği bu niyet okumacılık tavrı şahsen beni çok yordu. Demokratik birtakım haklara dayanarak bu ülkede fiili ve fikri terör estirenleri baş tacı yapan bir muhalefet dilini tanımıyorum. Tanımamakta da direnç göstermek gayretindeyim. Ülkemizde kime özgürlük verilip kime özgürlük verilmeyeceği hususunu sömürgeci Batı’ya ve yevmiyesini sömürgeci Batı’dan alan terör yapılarına danışacak değilim. Böyle bir eğilim üzerinden hürriyet ve demokrasi taslağı çıkartan yığınlara da dert anlatmak artık vakit kaybı gibi geliyor. Özgürlük dürtüsünün, evrensel işgal organizasyonlarında kullanılan sosyo-psikolojik bir materyal niteliği taşıdığının bilincindeyim.

‘’Erdoğan aynı tutumu başkalarına niye göstermiyor?’’ diyenler de çıkıyor.

Ne yapacak Erdoğan, binlerce alkış eşliğinde, kendisini idam sehpasıyla, darbeyle tehdit eden, ona parmak sallaya sallaya iftira ve hakaret eden modası geçmiş buruşuklara çiçek mi gönderecek?

Bu bir adım değil, zaaftır. Tezellüldür. Tecavüze itaat etmektir.

Davete icabet etmek ise bir arayıştır. Diyaloğa, uzlaşıya yönelik bir arayış…

Tüm bunların yanında; mesleğindeki kabiliyetini hor görmek dışında, Fazıl Say’ı sevmeme hakkına sahibim ve sevmiyorum. Hakikatlerime terbiyesizce dil uzatması bunun için yeterli. Fakat devlet aklı birey aklı gibi çalışamaz. Devlet, ihanet gibi istisnaların dışında kucaklamak durumundadır.

Neticede Erdoğan, bir siyasetçi olarak yapması gerekeni yapmıştır.

Hazmedemeyenlere ise biraz olsun kulak tıkamak lazımdır.

Zira bu kitle, prestij ayaklarıyla tanesi 2500 liraya satılan fantezi mahsulü ‘’Mustafa Kemal’’ kitabını yere göğe sığdıramayan, o kitaba o parayı verip gerçekten M. Kemalin ruhunu onurlandırdığını düşünen kerizlik numuneleriyle simbiyotik bir ilişki içerisindedir. Birbirinden ayrı düşünülemez. Ve malum cenah, her daim sizi ezecek, öteleyecek, insan yerine koymayacaktır. Bir yandan popülist, demagojik safsatalarla sarhoş olup, her fırsatta kazıklanmaktan haz duyarken; diğer yandan güdülenmeye muhtaç bir çomar sürüsü olduğunuzu size anlatmaya çalışacak, uyuya uyuya söğüşlendiğinize dair sizi ikna etmeye çabalayacaktır…