Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Bir ağaç gibi tek ve yapayalnız!

Yeni kurulan Cumhuriyet idaresi, aralarında rejime karşı gelenlerin, Sevr Antlaşmasını imzalayanların, saraya yakın isimlerin, Kuvayı İnzibatiye yöneticilerinin, mülkiye ve askeriye mensuplarının, gazeteci ve yazarların da olduğu 150 kişiyi vatana ihanet suçundan sürgüne gönderdi.

Lozan Anlaşması’nın şart koştuğu umumi affa rağmen bu liste af kapsamı dışında tutuldu.

Böylece 150 kişi, 1 Haziran 1924 tarihli kararnâme ile sürgün edildi.

Köstence’ye, Batı Trakya’ya, Irak’a, Mısır’a, Beyrut’a ve Fransa’ya…

14 yıl sonra, 1938’de affedildiler.

Af kanunu çıktığında yarısı hayattaydı. Kalan yarısı da vatanlarını bıraktıkları gibi bulamayacakları düşüncesiyle geri dönmediler.
*

Sürgün günlerinde yakınları ve arkadaşları tarafından adeta unutulmuştu.

Ne bir mektup ve bir merhaba…

En çok içini sızlatan vatan hasretinden mustarip, tecrit edilmiş bir gurbet hayatını yaşıyordu.

Bu bayram sabahı da, bayramlaşacak, elini öpecek, sarılıp hal hatır soracak kimsesi yoktu.

Paris’in sokaklarında uzun bir süre dolaştıktan sonra yorgun ve yaşlı bedenini büyükçe bir parka sürükledi.

Heybetli, dalları gökyüzünü, kökleri toprağı sarmış ve kendisi gibi yaşlı ve yorgun bir ağaca sırtını verdi.

Gözlerini kapadı, Türkiye’de bıraktığı geçmişini, eşini, dostunu ve sevdiklerini düşünerek uçan kuşlara seslendi;

“Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere

Şimdi dağlarında mor sümbül vardır

Ormanlar koynunda bir serin dere

Dikenler içinde sarı gül vardır…”

Ve sırtını dayadığı ağaca içini dökmeye başladı;

“Bu yaban ellerinde, bu bayram sabahı ben de senin kadar yapayalnızım ağaç kardeşim. Suçumun ne olduğunu bile doğru dürüst söylemeden köklerimden koparıp attılar beni bu Frenk diyarına…

Derdimi anlatabileceğim hiçbir kapı bırakmadan hepsini teker teker kapattılar.

Bıraksaydılar da memleketimde öleydim. Veyahut kalan ömrümü vatanımın mahpuslarından tamamlayaydım.

Orda geçti benim güzel günlerim

O demleri anıp bugün inlerim

Destan-ı ömrümü okur dinlerim

İçimde oralı bir bülbül vardır…

Bu yaban ellerinde senden başka beni dinleyecek kimsem yok ağaç kardeşim.

Buna da şükür… Sen de olmasan sırtımı nereye yaslayacak, bu kimsesiz bayram sabahında kime içimi dökecektim.

Vefasız dostlarımın, arkadaşlarımın beni burada unutmuş olmalarının acısını kime anlatacaktım. Kim dinler beni bu ecnebi memleketinde. İyi ki varsın ağaç kardeş.

Ah, memleketin havası, suyu bayramlarda ayrı bir hasret…

Hey Rıza kederin başından aşkın

Bitip tükenmiyor elem-i aşkın

Sende derya gibi daima taşkın

Daima çalkanır bir gönül vardır.”

Ve kalktı, bastonuna yaslanarak doğruldu. Aşağıda yabancısı olduğu bir şehir, kendisinden ve Müslümanların bayramından habersizce akıp gidiyordu.

Yavaş yavaş yürümeye başladı.

Sonra bir şey unutmuş gibi geri döndü. Sırtını yasladığı ağacın yanına geldi.

“Kusura bakma ağaç kardeş, yüreğimdeki elemden, içimdeki sızıdan, beni yakıp kül eden vatan hasretinden seninle bayramlaşmayı, halleşmeyi, tanışmayı ihmal ettim” diyerek kendini tanıttı.

Ayrılırken ağacın kocaman gövdesine çakılmış künyesini okudu.

Anatolie Fagaceae (Anadolu Meşesi)

Vatanı: Türkiye.