Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Biz, bir Konstantin kadar da mı değiliz?

Unutmak da bir nimettir kâri. Unutmasak nasıl yaşardık ki biz? Unutmasak ne yapardık? Hüznü, kederi, acıları her daim taze tutuyor olsak zihnimizde hayat zindandan başka bir hal almazdı ki. Onun için belki de unutmamız gereken çok fazla şey var aslında. Ama bazen hatırlamamız gerekenleri de unuttuğumuz doğrudur bizim. Bazılarının ve hatta çoğunun unutturulduğunu destanlarla geçen asırların susturulduğunu ve sonradan uydurma onlarca şeyin efsane gibi yutturulduğunu da biliyorum. Ve bence de öyle. Hem bunun yanında unutmamamız gerekenleri unutturduğunun da farkındayım bunların. Lakin bu sadece ve tek başına yeterli bir gerekçe değil bence. Belki de bir bahane ve ardına sığınıp duruyoruz.

Misal ki ecdadın tarihi hem yaptığı hem de yazdığı zamanları bile isteye unutturdular bize. Onların dilini anlamayalım diye dillerimizi susturdular. Onların can verip fethettiği topraklarda yaşayıp da aziz hatıralarına küfürler savurdular. Hain dediler, kaçtı gitti dediler. Ve belki de mecburen biz de buna inanmak zorunda bırakıldık. Daha küçücük çocuklarken zihnimize birer çivi gibi çaktılar bu safsatalarını ve aklımız başımıza gelene değin pek çok şeyi kaybetmiştik biz.

Geçenlerde, tanıdığım biri şayet bu hainler başarılı olsa, darbe gerçekleşse yurtdışına gideceğini söyledi ısrarla. Kendince planlarını dahi yapmıştı. Ve küçük aklında bir gerekçe de uydurmuştu saçma, hastalıklı fikrine; “Ne var ki” diyordu “Daha önce Osmanlı sultanı bile kaçıp da gitmemiş miydi?” Diyecek çok söz vardı, ama demedim. Zira daha evvel dediğim gibi; gafile kelam nafile kelamdır bence.

Ama bu olay o “kaçtı” dediği güzel insanlardan biriyle ilgili bir anıyı hatırlattı bana. O arkadaşın da okuyacağını ümit ederek ve kısaltarak aktarıyorum:

“Tahttan indirilmiş ve Selanik’e sürgüne gönderilmiş olan Abdülhamid Han, Balkan Savaşı bozgunu üzerine elden çıkmak üzere olan Selanik’ten alınarak İstanbul’a getirilmişti. O günlerden birinde Talat Paşa, Tevfik Bey ve Fahrettin Ağa sabık sultan ile görüşmek için Beylerbeyi Sarayı’na gelmişlerdi. Bir vakit bekledikten sonra gelenlerin yanına ağır ama vakur adımlarla koskoca cihan devletini otuz küsur sene içte ve dışta bütün düşmanlara karşı savunmuş ve bunun ağırlığının omuzlarındaki izleri halen dahi belli olan Abdülhamid Han içeri girdi.

Temennadan sonra Talat Bey Sultan Reşad’ın selamını iletip geliş sebeplerini anlattı ve şöyle söyledi.

-‘Acil bir tehlike olmamakla beraber vaziyet çok ciddidir. Düşman denizden ve karadan Çanakkale’yi zorluyor. Şiddetli savunmaya rağmen boğazı geçecek olursa padişah, hükümet ve hanedan esarete düşerek elim bir barış anlaşmasına mecbur kalmamak için gerek sultanımız ve gerekse de meclis Anadolu’ya geçip harbe oradan devam etmeye karar vermiştir. Hatta Sultanımız Mehmed Reşad için Konya’da bir konak dahi hazırlanmıştır.

Ve sultanımız bize bu korkulan vaziyet meydana gelirse sizin hangi şehirde ikamet buyurmak istediğinizi öğrenmemizi emrettiler.’

Abdülhamid Han söylenenleri sonuna kadar dinledi. Hiçbir şey söylemedi. Ve keskin bakışlarıyla tek tek gelenlerin gözlerine baktı, bir vakit öylece durduktan sonra:

‘Şevketli biraderim Sultan Reşad’ın isteklerine bağlı olduğumu bildirmek isterim. Lakin endişesi tamamıyla gereksizdir. Eğer dokunulmamışsa Çanakkale surlarını ben zamanında tamir ettirmiştim, oradan hiçbir donanmanın geçmesi mümkün değildir. Lakin olur da öyle bir felaket başa gelirse sultanın yapacağı şey vatanını, milletini terk edip zelil olmak değil gerekirse yıkılan devletinin taşları altında can vermektir.

Ecdadımız Sultan Fatih bu beldeyi fethettiği zaman Bizans imparatoru Konstantin kaçmayıp yıkılan kalelerin altında can vermek cesaretini göstermişti. Biz Sultan Fatih’in torunları Konstantin’den aşağı kalmayız, kalmamalıyız. Bir Konstantin kadar değil miyiz biz?

Sultanımıza böylece arz edin.

Müsterih olsunlar, Allah’ın takdirine sarılsınlar. Ve şuradan şuraya da kımıldamasınlar. Zira düşman buraya giremez.

Bana gelince; ben artık hiçbir yere gitmem. Yegâne arzum burada ölmektir. Biraderimden bu arzuya uyulmasını isterim.’

Dedi ve sadece selam verip çıktı da gitti.”

Söyleyeceklerim bu kadar…