Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Bizanslı Diyojen’ler Yusuf El Harezmî’leri kullanır

Bizans imparatoru Diyojen’in sonunu hatırlayalım. Uğradığı Malazgirt hezimetinden sonra öldürülmeyi yahut halka teşhir edilip rezil rüsva olmayı beklerken; Sultan Alparslan’ın affına kavuşmuştu. İnanamadı ve tipik bir Bizanslı karakterine yaraşan o meşhur sözleri söyledi:

“Başına geçtiğimden beri Bizans’ın hazinelerini, asker toplamak ve savaş hazırlığı yapmak üzere harcayıp bitirdim. Fakat hayatımı bağışlaman karşılığında Bizans ülkesine sahip olmak hakkındır…”

Canından olmamak pahasına imparatorluğunu, halkını sattı.

İşte, içimizdeki Bizanslılar da bir sembol olarak Diyojen tiplemesinin soyu; onun nasipsiz, kalitesiz, sefil zihniyetinin devamıdır. Menfi hırsların esiri olmaktan öteye geçemezler. Yüzlerce yıldır herkes ve her şey olmuşlar, bir türlü Türk olamamışlardır. Hiçbir zaman Müslüman Türk karakterine bürünememişler, ırk mefhumundan çok öte olan bu şanlı mefkurenin temiz dairesine dahil olamamışlardır…

İçimizdeki ve dışımızdaki Diyojen’leri geçelim. Peki ya kanat açtığımız Kündüri’ler, Yusuf El Harezmi’ler?..

Amid’ül Mülk Kündüri, Selçuklu’nun kurucusu ve Sultan Alparslan’ın amcası olan Tuğrul Bey’in veziri idi. Alparslan on yaşından itibaren akıl ve cenk sahalarında kendini kanıtlamış, halkın ve yönetimde söz sahibi büyüklerin sevgisini kazanmıştı. Selim akıl sahibi temiz Müslümanlar onun liderliği etrafında toplanmak istiyordu. Lakin Vezir Kündüri, ısrarla otağın başına Alparslan’ın kardeşi Süleyman’ı geçirmek düşüncesindeydi. Öyle de yaptı. Taraftar toplamak ve elini güçlendirmek için orduyu hediye yağmuruna bile tuttu. Neticede devlet içindeki ihtilaf büyüdü…

Burada dikkate şayan bir nokta var: Kündüri, ehl-i sünnetten ayrılan, Eshab-ı Kiram efendilerimize dil uzatan bozuk Mutezile mezhebindendi. Ve sapkın inancını politikleştirmişti. İslam âleminin ve Selçukluların manevi ordusu olan ehl-i sünnet ulemasına çok eziyetler eder, onları lekelemek için her türlü fitneye başvururdu. Kimilerini hapse attırdı, kimilerini sokaklarda süründürdü. Birçok Şafii alimi onun zulümleri sebebiyle Bağdat’a göç etti.

Yusuf El Harezmî de Hana kalesinin komutanıydı. Kalenin, Malazgirt fatihi Alparslan’ın ve şanlı ordusunun hücumuna fazla dayanamayacağını anlayınca biat edeceğini bildirdi. Sultan’ın huzuruna çıkarıldığı sırada ise hainliğini gösterdi ve hançerine davranıp Sultan’ı yaraladı. Sultan Alparslan’ın cihanı sarıcı ulvi ideallerinin, kutlu cihat davasının önüne set çekme uğruna hırsına yenik düştü. Harezmî de Batıni mezhebine mensup, ehl-i bid’at, sözde Müslüman bir haindi…

Şu an içimizdeki mezhepsiz, reformist, bozguncu güya Müslümanlar da bu nasipsiz tiplerin numuneleridir. Çünkü gaflet, en nihayetinde hıyanete, fesada kapı aralar.

Tarih boyu Müslümanlar’ın düşmanları iki cinstir. Biri Diyojen gibi küfründe samimi kâfirler, diğeri de Kündüri ve Harezmli Yusuf gibi ehl-i sünnet düşmanı kılıf Müslümanları… Ve tarih boyu bu ikinci cins, politik amaçlar için Diyojen’ler tarafından kullanılmış, hakikat kalkanına gizlenip bâtılın oyuncağı olmuştur. Neticede bu dalalet, nice İslam devletinin yıkılmasına sebep olmuştur. Selçuklu ve Osmanlı da mevzuumuzun en bariz örnekleridir.

Tarihten çıkarmamız gereken en mühim derslerden biri bence bu. Devlet; yönetim ve nizama, eğitim ve öğretime salça olacak bozuk Müslümanlar’a, sapkın akımlara prim vermemelidir. Bin yıl önce siyasetin nasıl yapılması gerektiğini anlata anlata dilinde tüy biten büyük Selçuklu veziri Nizam’ül Mülk dikkate alınmalıdır. Zaman ve şartlar değişse de siyasetin asli unsurları değişmez. Ehl-i sünnet üzere arınmış bir toplum nizamı inşa edilmelidir. Zira dinin çöküşü devletin çöküşünü, devletin çöküşü dinin çöküşünü tetikler. Ve küffar, asırlardır, Müslümanlar üzerindeki tüm emellerini bu derin denkleme göre planlar…