Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Bosna’da zaman (1)

Bilge Kral’ın mücadelesi

Bugün Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in aramızdan ayrılışının 13. yıldönümü. Örnek bir mücadele adamının neler yapabileceğini fikirleriyle, eserleriyle ortaya koymuş bir yiğit insan. Bugün İslam ümmetinin Aliya gibi bilge krallara ne çok ihtiyacı var. Bu vesileyle Aliya İzzetbegoviç’i ve Bosna şehitlerini rahmetle, minnetle anıyorum.

Saraybosna eski bir şehir olmakla beraber Osmanlı döneminde gerçek kimliğini bulmuş. Burası bir barış ve hoşgörü şehri imiş. Müslüman’ı, Hıristiyan’ı, Yahudi’si bir arada barış içinde yaşarmış…

BOSNA’DAN ÖNCE YENİBOSNA’DA

1992 yılının sonunda hayatıma yeni bir sayfa açıyor, kamu görevinden ayrılarak özel sektörde çalışmaya başlıyorum. Bir iki kısa süreli deneyimden sonra bir grup arkadaşla beraber TGRT kanalıyla anlaşıyoruz. İstanbul’un Yenibosna semtinde hızlı bir tempoyla yayın hazırlıklarına başlıyoruz.

Kanalın yayına başlayacağı günlerde Cumhurbaşkanımız Turgut Özal (17 Nisan 1993) rahmetli oluyor. Türkiye’ye yeni bir vizyon kazandıran büyük devlet adamının ölümü toplumun gündemine oturuyor. Türkiye’yle beraber Bosnalılar da öksüz kalıyor. Çünkü aynı günlerde Bosna Hersek’te Sırplar tarafından Boşnaklara karşı bir kırım hareketi var. Özal bu katliamı önlemeye çalışanların başında geliyor.

Televizyon bu iki sıcak gündemle yayına hayatına başladı. Sırplar saldırılarını arttırınca Bosna Dayanışma Grubunun öncülüğünde Taksim’de düzenlenen miting yayınlarla desteklendi. Haberler yapılarak, alt yazılar geçilerek halk mitinge davet edildi. Taksim’de toplanan yüz binlerce insan Sırp zulmünü lânetledi. Toplumda daha iyi bir bilinç ve duyarlılık oluşturuldu. Uzun süren saldırılar karşısında konuyu gündemde tutmak için TGRT’nin büyük katkıları olduğunu ifade etmek isterim. Bu konuda duyarlılığını hiç kaybetmeyen Genel Müdürlerimiz Resul İzmirli ve Veysel Gani’yi buradan selâmlıyorum. Veysel Bey gerek haberlerle, gerek programlarla Bosna’yı hep gündemde tuttu. Ben de çok sayıda program hazırlayarak bu sürece karınca kararınca katkı sunmaya çalıştım. Gitme imkânı olmamış, ancak görüntülerle Bosna’yı ezberlemiştim. Lâkin görüntülere yansıyan Bosna kan ve gözyaşından ibaretti. Görüntülerdeki kasvet, hüzün, acı çığlıklar bizi de hıçkırıklara boğardı.

Moralleri biraz yüksek tutmak için Bosna’dan canlı mevlit yayını yapmaya karar verilmişti. Saraybosna’dan yayını Bilâl Arıoğlu Bey yapacaktı. Yayının daha etkili olması için dört farklı camiye canlı yayın arabaları yerleştirdik: Saraybosna, Bursa, İstanbul’dan Sultanahmet ve Süleymaniye. O dönemin şartlarında dört yerden aynı anda karmaşık bir organizasyonla yayın yapmak büyük bir başarı idi. Emin değilim, ancak Bilâl Bey bunun Türkiye için bir ilk olduğunu söyler. Merkezden yayını ben yönetecektim. Bu benim için de büyük bir heyecan idi. Yayın başarıyla gerçekleşmiş, Bosna Müslümanları başarılı hafız ve mevlithanlarıyla da Türkiye’nin gündemine girmişti. Daha sonraki yıllarda ilâhi grupları defalarca değişik illerimizde konserler verdiler. Hattâ içlerinden bazıları sanatçı olarak kasetler yaptılar.

Bosna’da savaş yaklaşık 4 yıl sürdü. Bütün dünyanın gözünün önünde binlerce insan katledildi. Bu katliamların bir kısmı Birleşmiş Milletler ve NATO’nun gözetiminde gerçekleşti. Yaklaşık 250 bin insan bu savaşta şehit düştü.

BİLGE KRAL ALİYA İZZETBEGOVİÇ

Bu sıkıntılı yıllarda vakur bir adam hep dikkatleri üzerine topladı, sakin ve kararlı duruşuyla Bosna’nın kaderinde önemli bir rol oynadı. Bu kahraman adam rahmetli Aliya İzzetbegoviç’ti. O bir Müslüman münevverdi. Ömrünü bu işe adamış bir dâvâ ve fikir adamıydı. Yazdığı kitapları belirli bir altyapısı olmayanların okuması zor olan bir entelektüeldi. Çocukluk yaşından itibaren yıllarca hapis yatmış, “Medreseyi Yusufiye”de pişmişti. Bu kahraman mücahidi savaş boyunca hep ekranlarda bu menfur cinayetleri durdurmak için çaba sarf ederken gördük. O yaşadığı dönemin “Bilge Kral’ıydı”. Hayatını anlatan bir belgeselden unutamadığım bir anekdotu size aktarmak isterim:

Sırplar Saraybosna Havaalanı’nda Aliya’yı tutuklayıp bilinmeyen bir yere götürüyorlar. Küçük bir odaya hapsediyorlar ve başına da bir nöbetçi koyuyorlar. O sırada odada ki telefon çalıyor. Boşnak bir kadın “yanlışlıkla” (aslında yanlışlık yok, ilâhî kaderin sevkiyle) bu numarayı arıyor. Aliya telefonu açıyor ve kadına “Evlâdım ben Aliya İzzetbegoviç’im, Bosna Hersek’in devlet başkanıyım. Beni Sırplar tutukladı. Bu durumu haber ver” diyor. Bu konuşmalar olurken odada bulunan Sırp askeri heyecan ve panik içinde basireti bağlanarak bütün bu konuşmaları hiçbir şey yapmadan izliyor. Kadının haber vermesi sonucunda Boşnaklar Sırp karargâhına saldırıyor, Sırplar bu saldırı karşısında Aliya’yı serbest bırakmak zorunda kalıyorlar.

Savaştan 10 yıl sonra bir gün telefonum çalıyor. Telefonda çok sevdiğim bir münevver yazar dostum bana Bosna’ya gitmek isteyip istemediğimi soruyor. “Vakit yok” diyor, “Hemen cevap vermen lâzım. Bütün organizasyon yapıldı, fakat bir kişi gelemiyor; onun yerine seni götürmek istiyoruz.” Ben de kısa bir süre tereddüt ediyorum. Sonra karar vermek için bir müddet izin istiyorum.

Bu düşünme süresinde savaş yıllarındaki yaptığımız televizyon programları hızlı bir şekilde gözümün önünden geçti. Hafızamda en çok yer eden Arif Nihat Asya’nın Dua şiirine savaş görüntüleriyle yaptığımız klip geldi. Bu şiir savaşı müthiş özetliyordu. Her seyrettikçe gözlerim yaşarırdı.

DUA

Biz, kısık sesleriz… minareleri

Sen ezansız bırakma Allah’ım!

Ya çağır surda bal yapanlarını,

Ya kovansız bırakma Allah’ım!

Mahyasızdır minareler… göğü de

Kehkeşansız bırakma Allah’ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu

Müslümansız bırakma Allah’ım!

Bize güç ver… cihad meydanını

Pehlivansız bırakma Allah’ım!

Kahraman bekleyen yığınlarını

Kahramansız bırakma Allah’ım!

Bilelim hasma karşı koymasını,

Bizi cansız bırakma Allah’ım!

Yarının yollarında yılları da

Ramazansız bırakma Allah’ım!

Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,

Ya çobansız bırakma Allah’ım!

Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız

Ve vatansız bırakma Allah’ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu

Müslümansız bırakma Allah’ım

ŞİRİN ŞEHİR ZENİTSA

Kararımı olumlu olarak bildiriyorum. Yaklaşık 15 kişilik bir grupla Saraybosna’ya uçuyoruz. Saraybosna Havaalanı’ndan vize uygulaması olmadığı için hızlı çıkış yapıyoruz. Bosna Hersek Türk vatandaşlarına vize uygulamıyor. Karadan gideceklere geçilen ülkeler için vize gerekiyor; ancak havadan gidenler için böyle bir durum söz konusu değil. Saraybosna’ya gitmek yaklaşık bir buçuk saat sürüyor.

Havaalanında araçlara binerek Zenitsa’ya gidiyoruz. Araçla giderken Bosna coğrafyasını keşfediyorum. Araç ve tren yolculuklarının en güzel taraflarından birisi geçilen yerleri temaşa etmek. Diğeri ise mola yerleri. Farklı yerlerde mola verilirken birçok şeyi öğrenme ve görme imkânı oluyor. Halbuki uçak sizi bir noktadan alıyor, diğer bir noktaya bırakıyor. Yani havan mermisi gibi bir şey; bir noktadan havaya fırlıyor, diğer bir noktadan düşüyorsunuz. Bağlantı duygunuz kopuyor. Kara yolculuğunda ise bütünlük oluyor, kesinti olmuyor.

Yol boyunca tabiata yeşil hakim. Küçük tepecikler ve dağlar var, ancak genelde arazi düz. Zenitsa’ya akşamüstü varıyoruz. Zenitsa Bosna Nehri üzerine kurulmuş şirin bir şehir. Öğretmen evinden bozma bir otelde kalıyoruz. Akşam yemeğine Zenitsa’daki Türk birliğinin komutanı ve şehrin belediye başkanı katılıyor. Genelde savaş konuşuluyor. Türk Birliğinin komutanı Boşnakların Türkleri çok sevdiğinden söz ediyor.

Hattâ bir defasında diğer ülke askerleriyle yaşanan bir sorunda, Türk askeri gelince Boşnakların alkışlar tutarak, sloganlar atarak direnmeyi bitirdiklerini anlatıyor. Ayrıca Türkçe yayın yapan bir radyoyu ziyaret ediyoruz. Bizi programa alıyorlar. Kardeşlik, Türkçe ve iletişim üzerine konuşuyoruz.

Ertesi sabah kafilede bulunan ve buralara defalarca gelmiş olan yazar arkadaşım bana “Bu heyet resmî takılacak; biz ayrı bir program yapalım. Yoksa Bosna Hersek’i tanıma imkânı bulamayacaksın” dedi. Önce tereddüt ettim. Çünkü heyetten ayrılmak da iyi olmayacak. Ancak arkadaş ısrar edince bize bir araç ayarladılar.

SARAYBOSNA’DA TARİHE KARIŞMAK

İkimiz Saraybosna’ya gitmek üzere yola çıktık. Yol boyunca arkadaşımla Bosna üzerine sohbet ettik. Konu hakkında bilgisi fazla olduğu için daha çok o konuştu, ben dinledim. Şehre varınca ilk uğrak yerimiz Başçarşı. Başçarşı Saraybosna’nın sembolü. Küçük bir mekânda Bosna Hersek’in, hattâ Balkanlardaki Osmanlı mirasının bütün ihtişamını görebilirsiniz. Çarşının başında şadırvan tarzı bir ahşap sebil var. Sebil küçük bir meydanın ortasında yeşil kubbesi ve ahşap gövdesiyle anıt bir eser gibi duruyor. Turistler gruplar halinde sebil önünde fotoğraf çektiriyorlar.

Caminin yanında bir kıraathanede Bosna Hersek’in millî şairiyle savaştan, Bosna’nın yönetiminden ve geleceğinden söz ediyoruz. Ülkede garip bir yönetim tarzı uygulanıyor. Bosna Hersek hâlâ üçlü dönüşümlü sistemle yönetiliyor. Bu yönetim tarzı Bosna’ya refah ve huzur getirmedi. Boşnak, Sırp ve Hırvatların birbirlerini engelleme çalışmaları ekonomik, sosyal ve siyasal olarak ülkenin önündeki en büyük engellerden biri.

Öğle namazını kıraathanenin yanındaki camide kılıyoruz. Camie girerken tarihî atmosferin manevî etkisiyle çantamı ayakkabıların üstüne koyarak içeri giriyorum. Arkadaşım uyarıyor, “İstanbul’da da çantanı ayakkabıların olduğu yere mi koyuyorsun? Götürürler, dikkat et!” Hak veriyor ve çantamı yanıma alıyorum. Herhalde caddede gördüğüm kibar, beyefendi, hanımefendi insanlar beni etkilemiş olmalı. Gerçekten uzun boylu yakışıklı erkekle, sarışın güzel hanımefendiler yurdu burası. Saraybosna’da Başçarşı ve etrafını yaya olarak gezebilirsiniz. Birçok tarihî eser bir arada. Yemekten sonra çarşıda dolaşıyoruz. İki taraflı küçük dükkânlar var. Tam çarşının ortasında kapalı çarşıya giriyoruz. Burası bizim kapalı çarşının bir bedesteni kadar bir yer. Çok sayıda dükkân var, ancak fazla müşteri yok. Esnaf müşteri bekliyor. Hanın çıkışında tarihî kalıntılar var. Bu kalıntıların üzeri camla kaplanmış.

Daha sonra şehrin yukarı mahallelerine doğru yürüyoruz. Müze olarak kullanılan tarihî bir Türk evini dolaşıyoruz. Eve dış kapıdan bir avluyla giriliyor. İki katlı ahşap bir ev. Çok güzel dizayn edilmiş. Başka bir yerde böyle güzel bir Türk evi görmedim. Örnek bir medenî Türk evi görmek isteyenler, İstanbul’da konut yapan mimarlar burayı mutlaka görmeliler. Yürümeye devam ediyoruz. Tepede gene avlulu, içinde hücreleri olan bir tarihî tekke. Gündüz saatlerinde tekke sakin. Tekkede görevlilerle tanışıyor, sohbet ediyoruz.

Hava neredeyse kararacak. Savaşın yoğun yaşandığı tepelere gitmek üzere tekkeden ayrılıyoruz. Mesafe biraz uzak; oraya taksiyle çıkıyoruz. Saraybosna’yı yüksekten görecek ideal noktalardan birisi burası.

Önümüzdeki hafta Bosna’da tarihin izlerinden yürümeye devam edeceğiz.