Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Buhara’nın kedisi ve rızk endişesi

Bir zât yemek yerken, yutkunduğu pirinç tanelerinden biri boğazının ortasında düğümlenmiş. Uğraşmış, didinmiş fakat boğazındaki pirinç tanesini ne yutabilmiş ne de ağzından çıkarabilmiş. Uzun bir müddet bu durumdan kurtulamamış. Çare yok… Gitmiş bir tabibe. Tabib allem etmiş kallem etmiş, yine de becerememiş. Adamcağızı düştüğü sıkıntıdan kurtaramamış. “Bizden sana fayda yok. Sen iyisi mi gönül ehli, Allah adamı bir muhteremden imdat iste. Yardım ederse sana onlar yardım edebilir” demiş.

Adamcağız bîçare, düşmüş bir büyüğün yanına. Zoraki meramını anlatmış. Gönül ehli buyurmuş ki: “Senin ferahın Bağdat’tadır. Orada bir büyük zât var, onun yanına git.”

Elden bir şey gelmez… Adam yolluğunu almış, boğazındaki ukdeyle birlikte doğru Bağdat’a… Vardığında büyük bir hevesle Allah dostunu bulmuş. Başlamış hırlaya hırlaya himmet istemeye… Bu sefer o zât da şöyle buyurmuş: “Bizim elimizden bir şey gelmez. Senin ilacın Buhara’dadır. Buhara’da kıymeti müstesna, ilm ve hilm sahibi, muhabbet ehli bir büyük zât var. Onu bul. Umulur ki bu durumdan kurtulursun…’’

Adamcağız ne yapacağını şaşırmış. Bir pirinç tanesini yutkunabilmek için, onca vakit oradan oraya koşturduğu halde derdine çare bulamamış. Şimdi de “Senin ilacın Buhara’da’’ diyorlar… O zamanın gereğince, Buhara aylarca süren yolculuk demek tabii… Başka çözüm yok. Dualar ede ede, mecbur düşmüş Buhara yollarına. Epey zaman geçtikten sonra, kendisine söylenen zâtı bulmuş. Bulmuş bulmasına da, mezkûr zât camide vaaz veriyor. Etraf kalabalık, cami tıklım tıklım. Yanına gitsen gidilmez, uzaktan da meram bildirilmez. Ne yapsın, kapının eşiğinde daracık bir yer bulup oturmuş. Derdini anlatmayı beklerken, bir anda hapşırıvermiş. Ona aylarca eza veren pirinç tanesi de, hapşırıkla beraber fırlamış boğazından. Pirinç tanesi önüne düştüğü anda da oradan geçen bir kedi, pirinci kaptığı gibi indirivermiş mideye…

***

Rızk böyle bir şey işte… Kimse kimsenin rızkına çökemez. Cenâb-ı Hak bütün mahlûkatın rızkını ezelde ayırmış ve o rızktan kim nasiplenecekse onun ismini üzerine yazmıştır. İnsan nasıl ki rızkını arıyorsa, rızk da ondan nasiplenecek olanı arar. Rızk; yenilen, içilen, kullanılan, maddî ve manevî insana fayda sağlayan şeydir. Çok para kazanmak yahut somut bakımdan fakirleşmek, rızkı ne azaltır ne de çoğaltır. Bir insan neye malik olursa olsun, nasibinde ne varsa onunla rızıklandırılır.

O hâlde ne diye kendimizi heder ediyoruz? Ne için çırpınıp duruyoruz? Nasıl bir akılla hırslarımızın tasması altına giriyoruz? Cümle huzursuzluklarımızın, hasetlerimizin temelinde bu cehalet, bu şuursuzluk yatmıyor mu? ‘’Sebeplere yapışın, tevekkül edin’’ buyrulmadı mı bize? Böyle bir nimet, böyle bir güvence verilmişken; neden kendimizi fani bunalımlara boğuyoruz?

Hikmet ehli, demişlerdir ki; Allahü teâlâ bizi yaratmadan önce rızkımızı yarattı, sonra bizi yarattı. Onun için dünyada en ahmak insan, rızkı için endişe duyandır. Çünkü rızkın kefili Allahü teâlâdır.

Ve dahi bir hadis-i kudsi:

Halaktüke li-nefsi, fela tel’ab,

Ve tekeffeltü, bi rızkıke fela tet’ab.

(Seni kendim için yarattım, başka şeyle oyalanma! Kefil olduğum rızk için endişelenme!)

Amenna… Fakat bu bizi tembelliğe itmemelidir. Çalışmak sebeplere yapışmaktır. Çalışmadan rızk beklemek de ilahî emre itaatsizlik olur. Bize çalışmamız emredilmiştir. Hemen ölecekmiş gibi ahiret için, hiç ölmeyecekmiş gibi de dünya için çalışmak… Ne güzel bir muvazene. İşte bütün mutluluk, bu dengeyi kurabilmekte…

Böyle bir tefviz bilincine erişebilmek duasıyle…