Son Dakika

Burası Türkiye radyoları…

Siz hiç cızırtılar arasında frekans ayarı yaptınız mı? Babaannemin yanında bizler için radyo, sözcüklerin, renklerin, seslerin ve belki de kokuların görüntülerini düşleyebilmek için bir kapı aralığıydı eskiden…

İnsan, yaşının geçmekte olduğunu çeşitli vesileler ile yeniden anlıyor. Eski günler bir bahane ile başını kaldırıp zihnin kıvrımlarından uç vererek tekrar hatırlatıyor.

 * * *

1927 yılının ilkbahar aylarında, Sirkeci’deki Büyük Postane’de başlayan hummalı bir çalışma, Cumhuriyet Türkiye’sinin dünyadaki teknolojik gelişmelere ayak uydurma gayretlerinden biriydi. Ve mikrofon başındaki spiker önce bir cızırtı çıkarıyor, ardından şöyle diyordu:

“Alo! Alo! Muhterem sami’in… Burası İstanbul telsiz telefonu… Şimdi akşam neşriyatına başlıyoruz…”

 * * *

Vefat ettiğinde 74 yaşındaydı babaannem, radyo ile tanıştığında ise 36 yaşında… Çünkü Erzurum’a 1967’de radyo gelmişti. Babaannem 43 yaşındayken, 7 şehirdeki vericiler üzerinden Türkiye ancak 24 saatlik radyo yayınlarına başlayacaktı. Bu yüzden ‘radyo’ demek benim için babaannemdir.

 * * *

Oysa 19. yüzyıl günlerinin sonlarına tekabül eden radyo frekanslarının keşfi, 1920’lerde ABD’de ‘ticari’ amaçlarla kullanılmaya başlanmıştı. 1888’de Alman Heinrich Herz’in denemeleri, 1894’te ‘radyonun babası’ kabul edilen İtalyan Guglielmo Marconi’nin sistemi geliştirmesinden sonra 1901’de mors alfabesiyle mesaj iletişimleri başlamıştı.

 * * *

Ancak koltuklarına, kanepelerine oturarak hiçbir görsel tarafı olmayan, konuşan tahta kutuya gözlerini dikip dinleyen babaannem için bunların bir önemi yoktu. Çünkü Türkiye’nin imkânsızlıklar ile dolu ikliminde doğmuş babaannem ve akranları için radyodaki ‘ajans’ ile ülke ve dünya gündeminden haberdar olmak hayallerin ötesindeki bir gelişmeydi. Öyle ki; daha iki dağ ötedeki baba ocağından ve kardeşlerinden haber alamadığı yıllardı insanların. Büyük bir ciddiyet ve saygı atfederdi; birkaç satırlık metinlerin seslendirildiği “ajans saatlerine…”

 * * *

Daha yakın dönemde Doğu Afrika’da Madagaskar’da radyo bağlılığının sınırları çoktan kaçmıştı. Ölenlerin tabutlarına küçük bir radyo yerleştirilir ve gömülmeden hemen önce açılırmış mesela. Kendi masumiyet coğrafyamıza dönersek; radyo ile geçirilen bir zamanlar, daha alçak gönüllü ve vakur bir dünyaydı. Televizyon gibi şımarık ve kaprisli değildi. Savaşlar, barışlar, seçimler, yenilikler, sanat ve edebî gelişmeler, sportif başarılar hep radyo üzerinden evlere ulaşırdı.

 * * *

Bu sırada; kar ile kaplanmış ahşap pencere önündeki radyo, ara ara Rus veya Ermeni frekanslarına karışsa da, Yurttan Sesler Korosu’nun okuduğu türküler, babaannemin yanaklarını nemlendirirdi. Erken yaşta kaybettiği eşinin yokluğuyla sarsılırdı belki de yüreği… Radyo dinliyordu; ama radyo onu dinlemedikten sonra neye yarardı ki… Radyo biraz da ‘yalnızlık’ demekti… Karşıdaki dağların eteğinden kara tren gürültü ile geçerken; radyo alıcıları da sarsılırdı.

 * * *

Ailelerin daha çok bir arada olduğu, sohbetlerin hiç bitmediği, her evde bir gazete okunan, maçların pür dikkat radyo vasıtası ile dinlendiği samimiyet zamanlarında, insanlar daha çok sosyal, akrabalık ve komşuluk bağları daha kuvvetli dönemlerdi. Gösterişten ve magazinel yaşantıdan uzaktı insanlar… Gazetelerde, “İstanbul Radyosu’nda dinleyecekleriniz” diye ilanlar çıkardı. Televizyonlar bütün duyguları çabuk tüketmeyi aşıladı; radyolar zekâyı parlatır,  hayalleri geliştirirdi.

 * * *

 En romantik buluş, babaannem ve çocuklarına, ‘Arkası Yarınlar’ ve Radyo Tiyatroları ile nefes kesen zamanlar yaşatıyordu. Haluk Kurtoğlu’nun sesi, Toron Karacaoğlu’nun sesine karışıyor. “Tak! Tak!” efekt sesi duyuluyor; bu arada “Kapı çalınıyor Nalan!” diyor seslendiren… Küçük çocuk, ‘Ben bakarım anne’ diye karşılık veriyor. Safi kulaktan ibaret bir hayal dünyası, dinlemek suretiyle yaşanan heyecanlar, bugünküler ile kıyas kabul etmiyor. Çocukluk zihni işte, unutmuyor. Radyo Tiyatrosu biter ve ‘terlik sesi’ bile çıkaranın hakkı teslim edilirdi: Efektör Tahsin Termen.

 * * *

1960 İhtilali’ni duyuran ses, “Burası Türkiye Radyo Yayın Postaları” diye başlar, Silahlı Kuvvetler’in vatandaşları ‘radyolarının başına’ davet ettiği duyurulurdu. Hakikaten dönemin insanları, radyonun başında ayakta beklerdi. Darbeci kurmay albay, “Ordunun yönetimi devraldığı, darbenin kansız gerçekleştiği ve kimsenin sokağa çıkmamasını” öğütlerken, askeri marşlar ve Hasan Mutlucan’ın türküleri çalardı.

 * * *

Öyle her eline geçen kurcalayamazdı, çevirmeli tuşları... Babaannem gibi büyükler ancak açabilirdi, yoksa bozulabilirdi. Özel bir ehemmiyet gösterilirdi ve eski evdeki özel bir köşede, el emeği danteller altında üzerine titrenirdi.

 * * *

Aynı özen TRT’de de vardı. İstanbul ve Ankara Radyosu’nda yer almak için belli kurallar ve disiplin gerekiyordu. Konservatuar altyapısı olmayanların “radyoya çıkma” şansları kati surette yoktu. Şimdilerde saygıyla yâd edilen solistlerin, yayınlara çıkmadan önce radyo duayenlerinin “canlı performans” sınavlarına tabii tutuldukları günlerdi. Sesi müsait olmayanlar, dinleyicilere saygı gereği programlara çıkarılmazdı.

 * * *

Siz hiç cızırtılar arasında frekans ayarı yaptınız mı? Babaannemin yanında bizler için radyo, sözcüklerin, renklerin, seslerin ve belki de kokuların görüntülerini düşleyebilmek için bir kapı aralığıydı eskiden…

Yorumlar

Yazara ait diğer yazılar

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.