Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Coğrafya kaderdir ve tarih bizi çağırıyor

 Diriliş Postası Apple Podcast ButtonDiriliş Postası Google Podcast ButtonDiriliş Postası Spotify Podcast ButtonDiriliş Postası Youtube sayfası

Bu yıl da coğrafyanın ve tarihin çağrısına uyarak Kurban Bayramını Erzurum’da geçirdim.  Palandöken Dağı’nın eteklerine kurulmuş birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bu güzel beldenin tarihi mekanlarında yolculuğa çıktım. 

Bundan birkaç yıl önce Erzurum Kalesi’nin önünde bulunan gecekondular ve eğreti yapılar adeta tarihi hapsediyordu. Erzurum Büyükşehir Belediyesi’nin başarılı çalışmalarıyla eğreti binalar yıkılmış ve adeta tarih yeniden dirilmiş. Erzurum Kalesi, Saat Kulesi, Ulu Camii, Cimcime Sultan Türbesi, Caferiye Camii, Ulu Camii, Çifte Minareli Medrese, Narmanlı Camii, Üç Kümbetler gibi çok sayıda eser bir adada toplanmış. 

Bu anlamlı çalışmadan cesaret alarak acaba bu tarihi ortaya çıkarma güzelliğini aradaki uyduruk binaları kaldırarak Lala Paşa Cami’ne kadar uzatsak ve tarihi şehri Yakutiye Medrese’sinden başlatsak nasıl olur diye öneride bulunmak istiyorum. Ancak burada bir tehlikeye dikkat çekmek istiyorum: Tarihi eser demek içi boş olarak korunan yapı anlamına gelmemelidir. Bu eserlere farklı fonksiyonlar yükleyerek yaşayan mekanlar haline getirmeliyiz. 

Coğrafya kaderdir sözü İbn Haldun’a atfedilir. İbn Haldun Mukaddime’de iklimin ve coğrafyanın insan üzerindeki tesirlerinden söz etmiş. İbn Haldun’dan 300 yıl sonra dünyaya gelmiş Erzurum’un İbn Haldun’u İbrahim Hakkı Hazretleri  acaba bu konuda ne demiş diye Marifetname’de  küçük bir araştırma yaptım. Bir “hayat ansiklopedisi” olan Marifetname’de İbrahim Hakkı onlarca meseleye açıklık getirmeye çalışmış. Coğrafyanın insan üzerindeki etkilerini de tafsilatlı olarak ele almış. Erzurum gibi yüksek rakımlı şehirlerde yaşayanların mizaçlarını tahlil etmiş: 

“Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: su ve hava, arazi farklarına bağlı olduğundan, oturulan yerlerin farklılığı hasebiyle değişik olmuştur. 

Soğuk yerlerde oturanların mizaçları, kendi ehline şecaat ve kuvvet bahşedip, hazımlarını kolay ve rahat kılmıştır. …Yüksek yerlerin mizacı kendi sakinlerine sıhhat ve kuvvet verip, çoğunu iyi ahlakla mesrur, ilim ve kemal ile mamur, güzellik ve cemal ile nurlu uzun ömürle ömürlü etmiştir. Karlı dağların mizacı, öteki soğuk şehirler gibi kendi ehlini tertip edip, karı baki kaldıkça, temiz rüzgarlarıyla onları temiz etmiştir.” 

Evlerin içinin geniş ve yüksek olmasının ve  kapılarının ya kuzeye ya da doğuya bakmasının binanın şartlarından olduğunu vurgulamış. Sabah rüzgarlarının eve girmesinin  oturanların hayat ve can bulacağını belirtmiş: “Seher yeli, cana safa, cisme şifa ve kalbe ciladır.” (Marifetname 25. Bölüm. Altıncı Madde. sa. 191-192) 

Tarihi mekanları gezerken bir taraftan da bu kadar ince işçiliğe sahip, zarif sanat eserlerini yapan insanların torunları, bunlara yakın bir eseri meydana getirebilirler mi diye içimden geçiriyorum.  Soğuk iklimin sert taşları desen desen tarih kokuyor, medeniyet kokuyor. Çağdaş mimarların, sanatçıların bu eserlerden öğrenecek çok şeyleri var.