Son Dakika

Cuma, hac ve Kur’an

Cuma namazı, İslam’ın hayatta kalmasının temel dayanaklarından birisidir. Ancak Müslümanlara hitap eden ve onları yönlendiren bizler, hâlâ yeterli bilgiye sahibi olamadık ve bir türlü bu sosyal kurumun seviyesine yükselemedik.

Her cuma günü, doğusundan batısına dünyadaki tüm Müslümanlar için kesintisiz haftalık bir ders mahiyetindedir. Cuma günü haftalık bir bayram günü olup Müslümanlar o gün tertemiz yıkanıp giyinmiş ve güzel kokular sürünmüş halde buluşur, hep birlikte Allah’ı anmak için (camiye) giderler: “Ey inanıp güvenenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah’ın Zikri’ne[1] koşun[2].” (Cuma 62:9).

Cuma namazı, İslam’ın hayatta kalmasının temel dayanaklarından birisidir. Ancak Müslümanlara hitap eden ve onları yönlendiren bizler, hâlâ yeterli bilgiye sahibi olamadık ve bir türlü bu sosyal kurumun seviyesine yükselemedik. Cuma namazı kurumu, uygun şekilde tam istifade edilebildiği takdirde Müslümanların fikrî seviyesini yükseltecek (ve onlara yüksek bir kültür kazandıracak) kudrette bir imkândır.

Zira bu haftalık ders yaz kış demeden, hiç tatil yapmadan sürüp gitmektedir. Esasen cuma namazı ebediyen devam edecek haftalık bir derstir. Madem bu kadar çok sayıda Müslüman bu mübarek dinin bu önemli dayanağını ikame etmek için toplanıyor, o halde onlara düşen Allah’ın Zikri’ne kulak vermektir. Nitekim Kur’an, (yukarıdaki talimatına) şu emri de ilave ediyor: “Alışverişi bırakın!” yani ticaret, ziraat vb. meşguliyetlerinizi arkada bırakın (ve Allah’ın mesajına dikkat kesilin).

Önceki bir makalemde ibadetlerin önemini, toplum yasaları (sünnetullah) ve ilmî bakımdan üstlendikleri rolü, rüşdü (dürüstlüğü, olgunluğu) ve ilmi yitirmelerine rağmen Müslüman varlığının ibadetler sayesinde nasıl muhafaza edildiğini anlatmıştım.

Kur’an-ı Kerim bizlere İbrahim Aleyhisselam’ın kıssasını anlatır. 4 bin yıl önce ot bile bitmeyen bir vadide İsmail ile birlikte Kâbe’yi nasıl inşa ettiklerinden bahseder: “İbrahim, İsmail ile birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltirken şöyle yalvardılar: “Rabbimiz! Kabul buyur bizden! Yalnız Sensin tüm duaları işiten; ve gönüllerdekini bilen de yalnız Sen! “Rabbimiz! Bizi kayıtsız şartsız Sana teslim olan kimselerden eyle! Soyumuzdan da sürekli sana teslim olacak önder topluluklar var et! Bize nasıl ibadet edeceğimizi (kulluk yapacağımızı) göster ve bizi affet! Hiç şüphe yok ki Sen tevbeleri çokça kabul edensin, rahmetle muamele edensin!” (Bakara 2:127-128)…

Keza İbrahim Aleyhisselam Rabbine şöyle yakarmıştı: “Rabbimiz! İşte ben neslimden bir kısmını, ekip-biçmeye elverişsiz bir vadiye, Senin Mukaddes Beyt’inin yanına yerleştirdim. Ey Rabbimiz, (bunu) kulluklarını hakkıyla yerine getirebilsinler diye (yaptım)! Artık insanların gönüllerini onlara meylettir; onları bereketli ürünlerle rızıklandır; umulur ki onlar da (bunun) şükrünü eda ederler!” (İbrahim 37). Buradan, (İbrahim Aleyhisselam’ın) bu mekânın İslam’ın temel dayanaklarından biri haline gelen hac ibadetinin merkezi olması için de dua ettiğini anlıyoruz.

Amerikalı tarihçi Lothrop Stoddard, The New World of Islam (Yeni İslam Dünyası) isimli eserinde, Müslümanları (yok olmaktan) muhafaza edenin Beytullah’a (Allah’ın Evi’ne) hac ziyareti yapmaları olduğunu söyler. Ancak İbrahim Aleyhisselam, ibadetlerin tek başına yeterli olmadığını çok iyi biliyordu. Bu yüzden duasını şöyle tamamlıyordu:

“Rabbimiz! Onlar arasından kendilerine Senin mesajını okuyacak, ilâhî kelâmı ve hakikate mutabık hüküm vermeyi öğretecek ve onları arındıracak bir elçi gönder. Çünkü yalnızca Sensin her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden de Sen.” (Bakara 2:129). Dolayısıyla İbrahim Aleyhisselam, onlara Kitab’ı öğretecek ve onları eğitip arındıracak birini yani onlara emaneti yükleyecek ve bu emaneti nasıl taşıyacaklarını öğretecek birini göndermesi için Allah’a dua etmişti.

Atıf yapmış olduğum önceki makalemi, dinimizi hakikati üzere yeniden keşfedip bize öğretecek “âlimler” göndermesi için Allah’a dua ederek tamamlamıştım.

Bugünkü makalemi de “Kur’an” ile sonuçlandırmak istiyorum. Kur’an gerçekten muazzam bir kitap, muazzam özellikleri sona ermeyecek bir kitap. Her dilde ve her evde, her telefonda ve her bilgisayarda mevcut muazzam bir güç ve bedelsiz bir servet. İhtiyacımız olan tek şey, onu terk etmememiz, onu hayata müdahil kılmamızdır. İçeceklerimizi içine koymamız gereken bir kap gibi. Müslümanlar onun kelimelerini ezberliyorlar. Ancak asıl görev bu kelimeleri yeniden canlandırılmaktır.

Kur’an’ı derinlemesine tefekkür etmek, ‘Zikrullah’ın (Allah’ı anmanın, O’nun mesajına kulak vermenin) en iyi yoludur. Ama ne yazık ki biz şimdiye kadar bu kitabın sırrını keşfedemedik! Kur’an toplumu henüz ortaya çıkmadı. İşte bu sebeple çoğu zaman şunu söylüyorum: Sanki Kur’an henüz gökten inmemiş gibi! Elbette harfleri inmiştir… Ancak anlamları hâlâ aklımızda yer edinmedi. Kur’an’ın azametini ve gücünü hissetmedeki acizliğimiz devam etmekte!

Peki, o vakit ne diyelim? “İşte onlar, iman eden ve kalpleri Allah’ın Zikri (Kitabı, Vahyi) ile tatmin olan kimselerdir: Bakınız: (akleden) kalpler yalnızca Allah’ın Zikri (Kitabı, Vahyi) ile tatmin olur!” (Ra’d 13:28). Allah’ım! Bizlere (faydalı) ilim, (salih) amel ve mutmain kalpler bahşet.

Arapçadan tercüme eden: Fethi Güngör

[1] “Zikrullah: Allah’ın Zikri” Allah’ın Kitabı’dır (Hicr 15:9, Enbiya 21:24). Allah’ın Zikri’ne koşmanın ilk anlamı, cuma hutbesidir. Çünkü hutbe, Allah’ın Kitabı ile ilişki kurarak bir konuyu anlatmak için okunur. Namaz da o Zikr’i öğrenmek için kılındığından (Taha 20:14) Allah’ın Zikri’ne koşmanın ikinci anlamı cuma namazına gitmektir.

[2] Bu emir erkeklere mahsus olmayıp kadınlar için de geçerlidir.

Yorumlar

Yazara ait diğer yazılar

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.