Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

“En güzel şekilde yaratılan insan” ve imtihanı -2-

Müslümanlar Sorumluluklarını Bilmelidirler

Müslüman kimsenin öncelikle sorumluluğunu bilmesi ve onu yerine getirmesi gerekir. Yoksa beraberce huzur içerisinde yaşamak mümkün olmaz. Herkes vazifesini yerine getirmeli ki başkasından da bekleme hakkına sahip olabilsin. Bu, Allah’ın insana yüklemiş olduğu bir görevdir aynı zamanda. Aşağıda bunlara dair az da olsa örnekler aktarmaya gayret edeceğiz.

HERKES ÇOBANDIR

Allah’ın eşsiz dini bu konuda o kadar hassastır ki hiçbir açık kapı bırakmadan herkes ve her gurup için uyarı ve öğretide bulunmuştur. İşte şu hadis-i şerif bu ifadenin apaçık bir ispatıdır:

“Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet başkanı (âmir) memurlarının ve halkının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idâre ettiklerinizden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum`a 11; Müslim, İmâre 20)

Görüldüğü üzere devletin en başından itibaren herkes sorumluluk altındadır. Âmirlerin adalete riayet etmeleri her fırsatta emredilmiştir. Onlar için müjde de verilmiştir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın yanında nurdan yüksek koltuklar üzerinde otururlar.”(Müslim, İmâre 18. Nesâî, Âdâbü’l-kudât 1). O halde Müslümanların idarecileri halkına zulmetmemeli, onlara adil davranmalı ve onların hem dînî hem de dünyevî işlerini tanzim etmelidirler. Tebaa da emîrine hıyanet etmemelidir.

Küçük bir yapı olduğu halde milletin temelini teşkil eden aile ise, her fırsatta dile getirilir. Zira sağlam aile temelleri üzerine kurulan bir millet/devlet, asırlarca devam eder hatta hükmünü icra edebilir. İslâmî anlamda sağlam nesillerin yetişmesi de buna bağlıdır. Yüce Rabbimiz bu konuda aile reisini sorumlu tutarak şöyle buyurur:

“Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!”(66 Tahrim 6)

Aile reisi olan baba ile birlikte anne de üzerine düşen görevi dayanışma içerisinde yaparsa, hem kendileri ve hem de cemiyet için hayırlı bir evlât yetiştirmenin bahtiyarlığını yaşarlar. Cenab-ı Hakk da kendilerini mükâfatlandırır. Mü’min zaten bunun için gayret etmelidir.

MÜ’MİNLER DAYANIŞMA İÇERİSİNDE OLMALIDIR

Beraberce yaşamanın bir gereği olarak, mü’minlerin birbirlerine kucak açmaları, muhabbet etmeleri, yaralarını sarmaları, yardımsız bırakmamaları lâzımdır.

Zira mü’minlerin bütünlüğü bir vücuda benzetilmiştir: “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”(Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) Bunun en kolay ve başarılı yolu ise “sevgi”dir. Sevgi ile bütün yollar açılır, işler kolaylaşır ve hayat tatlanır. Sevgisizlik başlı başına bir hastalıktır. Onun için mü’minlerin birbirlerini sevmeleri ve sevgiye götürecek güzel işlerin yapılması emredilir:

“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.

Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi?

Aranızda selâmı yayınız!”(Müslim, Îmân 93-94. Tirmizî, Et’ime 45, Kıyamet 56)

Ne kadar açık ve net gerçekten. Müslümanın Müslümanı sevmesi farzdır. Kâfiri ise sevmemesi gerekir. Ama bu farz maalesef çok ihmal edilmektedir.Halbuki;“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun Rasûlüdür, namazı dosdoğru kılan, rükû eden ve zekâtı veren mü’minlerdir,” (5 Maide 55) buyrulur.

Hadiste geçen “selâm” şiarının manası üzerinde düşünecek olursak; selâmla birlikte bizleri hayra, iyiliğe, sevaba ve selâmete ulaştıracak bütün yaklaştırıcı salih amellerin tavsiye edildiğini anlamış oluruz. Yardımlaşma, işini görme, yol gösterme, darda kalınca yardımına koşma, hediyeleşme, ikram etme v.b. İşte bütün bunlar sevginin tesis edilmesinde önemli bir rol oynar. O zaman Allah (c.c.) da bu kullarını sever. Kendi Zât’ı için sevişenleri ise mükâfatlara gark eder:

“Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ; Benim rızâm uğrunda  birbirlerini sevenler için peygamberlerin  ve şehitlerin bile imreneceği nurdan minberler vardır,”buyurmuştur.(Tirmizî, Zühd 53)

“Allah Teâlâ,“Sırf benim için birbirini seven, benim rızâm için toplanan, benim rızâm uğrunda birbirini ziyaret eden ve sadece benim rızâm için sadaka verip iyilik edenler, benim sevgimi hak ederler,(Muvatta’, Şa’r 16) buyurmuştur.”                                     

Korunmaya Muhtaç Olanlar İhmal Edilmemelidir

Yetimler

İslâm’ın eğitiminden, dolayısıyla şefkat ve merhametinden yoksun olan nice anne(!)ler vardır ki çocuğunu dışarı bırakabiliyor. Belki bu daha çok gayr-i meşru bir yolla meydana gelmiş olabiliyor. Ya da evliliklerini sudan bahanelerle yıkarak çocuklarını orta yerde koyan anne-babalar oluyor. Kendilerinin sahip çıkmadığı bu çocuklara toplum sahip çıkmalıdır. Tabii ki anne-babası ya da onlardan birisi vefat ettiği zaman öksüz ya da yetim kalmış çocuklar da olabilir. İşte bunlar için hem teşvik ve hem de müjde vardır:

(Allah Rasûlü (s.a.v.); “Ben ve yetimi himâye eden kimse cennette şöylece beraber bulunacağız” buyurdu ve işaret parmağıyla orta parmağını, aralarını biraz aralayarak gösterdi. (Buhârî, Talâk 25, Edeb 24)

Onların hem maddî hem de manevî eğitimleri de ihmal edilmemelidir.

Anne-Babalar ve Yaşlılar

Evlâtlar da anne babasının hakkını gözetmelidir. Rabbimizin bu konuda ne kadar hassas olduğu herkesin malûmudur: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «öf!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”(17 İsra 23)

Yaşlanmış anne-babasını huzur evine (!) bırakan gûyâ evlâtları düşünün! Yahut da onlardan birisi evinde ve yanında kaldığı halde hizmetini görmeyen kişileri göz önüne getirin! Ama bir gün onlar da aynı şeyleri görecekler çocuklarından. İşte hadis-i şerif:“Anne ve babasına veya onlardan sadece birisine yaşlılık günlerinde yetişip de cennete giremeyen kimsenin burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün.”(Müslim, Birr 9, 10)

İslâm sadece bu değil, kan bağı olmadığı halde diğer yaşlılara da sahip çıkılmasını tavsiye eder:

“Allah Teâlâ, yaşından ötürü bir ihtiyara saygı gösteren gence, yaşlılığında hizmet edecek kimseler lûtfeder.”(Tirmizî, Birr 75)“Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı duymayan bizden değildir.” (Tirmizî, Birr, 15; EbûDâvûd, Edeb, 66)

Zaten çocuk, muhtaç, yaşlı ve benzeri kimselere bakmak, Müslüman toplumun dolayısıyla devletin görevidir. Yoksa herkes bundan sorumlu olur.

Yoksullar ve Dul Kadınlar

Kocası vefat etmiş dul kadınlar da olabilir. Özellikle bazı dönemlerde onlar çok sıkıntıya düşmüşlerdir.

İşte bunun müjdesi:

“Kocasız kadınlarla, yoksulların işlerine yardım eden kimse, Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanır.”(Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25, 26; Müslim, Zühd 41)“Fakirleri kollayıp gözetiniz. Aranızdaki zayıflar sâyesinde Allah’tan yardım görüp rızıklandığınızdan şüpheniz olmasın.”(EbûDâvûd, Cihâd 70; Tirmizi, Cihâd 24)                   

“Muhacirler”/“Ensar Olmak” Ne Güzel!

Muhacir olarak beldesine gelmiş dul, yetim ve muhtaç insanlar olabilir. Bugün memleketimizde olduğu gibi. İşte onlara da gereken ihtimamın gösterilmesi icab eder. Bir “ensar” olmak ne güzel! “Muhacir”lere sahip çıkan Ensar’ı düşünelim. Onlar için Allah (c.c.) ve Rasûl’ü (s.a.v.)’den nice övücü sözler vardır:

“İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya; işte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık vardır.”(8 Enfal 74)

Allah onlardan kat kat razı olsun. Bugün “Ensar”lık sırası bize geldi. Rabbimiz bu imtihanı başarıyla vermeyi nasib eylesin!

AKRABALIK VE KOMŞULUK

Çok önemli haklardandır bunlar da. İnsanlar akrabasını gözetirse toplumda aç ve sefil kimse kalmaz ya da azalır. Çünkü akrabayı bilen ya da bilmesi gereken yine akrabadır. Onlarla ilişkiler kesilmemeli ki cemiyetin yapısı zarar görmesin. Şüphesiz bu konuda pek çok ayet ve hadis mevcuttur. Bir müjde ise şöyledir:

“Rızkının çoğalmasını, ömrünün uzamasını isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin.”(Buhârî, Edeb 12, Büyû` 13; Müslim, Birr 20, 21)

Komşu, kişinin yanı başındadır. O, çoğu şeyi akrabadan daha önce görür. Dert ve tasada daha önce koşma imkânına sahiptir. Dolayısıyla komşuluk ilişkileri üst seviyede olmalı ki, huzur ortamı da hâsıl olsun. Efendimiz (s.a.v.)’in “neredeyse komşunun komşuya varis olacağını zannettim,”(Buhari, Edeb 28; Müslim, Birr ve Sıla ve’l-edeb 140) ifadeleri, bu manada bizlere çok dersler vermektedir. Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyrulur:

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse komşusuna iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!”(Müslim, Îmân 77)

Bütün bunları Rabbimizin ayeti ne güzel özetler:

“Allah’a kulluk edin, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez.”(4 Nisa 36)

Sonuç: Mü’minler Birbirlerini Hakk’a Davet Etmelidir

Müslüman bir toplumun Müslümanca yaşaması ve devam etmesi için en önemli görev şüphesiz ki emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker’dir. Eğer bu ihmal edilirse İslâmî hassasiyet yavaş yavaş kaybolur ve millet dinden uzaklaşır. Bu ise en büyük felâkettir. Bu görev en başta âlimlere düşer ama tabii ki her bir mü’minin de yapması gereken önemli bir görevdir. Zaten mü’minlerin özelliklerinden birisi de budur:“Onlar, Allah’a ve ahiret gününe iman ederler, iyiliği emredip kötülüğü men eder ve hayır işlerinde yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.”(3 Âl-i İmran 114) Burada ayrıca salih kişi olmanın şartlarını da görmekteyiz.

Allah Rasûlü (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde imanın ölçüsünü bu görevle irtibatlandırarak şöyle buyururlar:

“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin ki bu, imanın en zayıf derecesidir.”  (Müslim, Îmân 78. Tirmizî, Fiten 11)

Bu konuda bir uyarı ve bir de müjde şöyledir:

 “Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azab gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama duanız kabul edilmez.”(Tirmizî, Fiten 9)

 “İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Bu, ona uyanların sevabından bir şey eksiltmez. Başkalarını sapıklığa çağıran kimseye de, kendisine uyanların günahı gibi günah verilir. Bu da ona uyanların günahlarından hiçbir şey eksiltmez.” (Müslim, İlim 16)