Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Ey Türk; titre ve kendine dön!

Bir cevap ver Allah aşkına eğer biliyorsan

Yitiğini yitirdiği yerde bulmaz mı insan?

Emir Fuad

“Yeni nedir?” diye soruyorum çoğu zaman kendime. Yeni nedir, çağdaş, muasır kimdir? Ya da yeni olan her şey hayatımıza güzel şeyler, iyi şeyler mi getirmiştir? Getirdikleri vardır elbette ama bizden hiçbir şey almamış mıdır? Hem bir şeye yeni dediğimiz vakit başka bir şeye eski dememiz icap etmez mi? Eskimeyen şeyler de yok mu yani? Hem eskiyi sevip ona bir yemin gibi bağlı olup hem de yeniliklerle yaşanamaz mı?

“Sadece okur olmayı isterdim” diyor Tanpınar, “Hem de ne çok isterdim zira edebiyatın zevkini onlar çıkarıyor.” Doğrudur ve öyledir. Yazan adam gördüğü hiçbir şeye daha evvelki gibi bakamıyor. Daha evvel okuduğu gibi okuyamıyor kitapları. Zira kanına mürekkebin bir damlası karışan insan artık eskiden olduğu gibi olamıyor. Neden Tanpınar’dan bahsettim söyleyeyim o mazinin altın yüzünü yeninin her gün değişen rengiyle boyayan adamdır bence. Eskinin durgun ve sakin ve hatta mağrur bakışlarını yeninin med cezirlerine diken, gözlerini kapamayan yalnızca gerektiğinde kırpan adamdır. Onun için edebiyat Fuzuli’nin, Baki’nin, Naili’nin bıraktığı yerden Baudelaire, Valery’nin devraldığı bir sancaktır.  Zira Yahya Kemal gibi bir dehanın öğrencisidir. O ne yeniye körü körüne bağlı bir adam ne de mazisine söven, ona lanetler okuyan bir meczuptur. Hülasa yeniyi kabul etmek ya da edebilmek için belki de yeninin nasıl kabul edileceğini öğrenmek için örnektir o.

Şimdiki zamanda ise yeniyi sanki bir kutsalıymış gibi sorgusuz sualsiz kabul ediyor insanlar. Kendi özlerinde olanın kıymetini hiç teraziye koymadan yeni olan her neyse onun daha ağır geleceğine inanıyorlar. Yenilikçi denilen kartviziti boyunlarına asıp gezenlerin gözlerinde hep madeni bir yeşil var, batı denilen “şey” ise onların putu.  O ne dese doğru diyorlar, o ne söylese tartışılmaz… Redd-i miras ediyorlar aniden. Bu durum belki de bizden daha ziyade kimsede yok. Yani kraldan çok kralcılık… Belki batılılar bile bizim kadar batılı olamayacaklar, gelip görseler bizdeki durumdan vazife çıkaranları “üstadım” deyip ellerine yapışacaklar muhtemelen.

Unutmak bazen güzeldir belki ama unutulanların da -unutulmuş olsa bile- kazandırdıkları yok mu insana? Tamam, bazı şeyleri unutalım lakin unutulmaması gerekenler de az değil bence. Şimdi ise çoğu unutulup azı hatırlanır durumda eskilerin. Ama ben yine de her hatıranın unutulmaya başlandığı vakit daha şiddetli hatırlanacağına inanıyorum dalgaların ne kadar geri çekilirse o kadar hızla geri geleceği gibi. Maziyi en unuttuğumuz anda onun hep bizi seyrettiği bir seyyareden yıldırım gibi tekrar bu topraklara düşeceğine inanıyorum. Geçmişini unutan insan hafızasını kaybetmiş gibi… Zamanımızda öyle çok var ki bu insanlardan.

Geçmişini anına feda edenler, kurban edenler bilmem hangi gafletin çocukları. Ben hep onları elindeki altınları verip de parlak camları, plastik incileri alan o kızıl deriliye benzetmişimdir. O kadar masum ama o kadar gafil… İkincisi doğru lakin birincisi tartışılır. Eski ve yeni… Neden birini reddetmek zorundayız. Hani şu malum hikâye geliyor aklıma; deve cevap veriyor ya “Hiç düzü yok mu bunun?” diye. Yok, mu gerçekten?

Oysa kaç asır evvelinden taşa yazmış ecdadımız ve hala kulaklarımıza haykırıyor. Orhun abidelerinde yazan bir cümle gözlerimizi bu derin nisyan uykusundan açmalı bence. Ki şöyle yazıyor o kocaman kayanın üzerinde;

Ey Türk! Titre ve kendine dön!