Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Gurbet mi hasret mi; adını sen koy…

“Gurbet insanın içindedir” diye okumuştum bir zamanlar bir yerlerde ve çok doğru bence de. Zira insan sinesinde gurbetini taşır. Her nereye giderse orada yanar bu ateş. Hasret değil, firkat değil, özlem değil, ayrılık değil… Başka bir şey… Hatta belki de hepsi birden.

İnsan sevdiği ne’den uzak kalırsa gurbette olur ki? Anasından, babasından, eşinden, kardeşinden, akrabasından ve vatanından mı? Belki evet ama hepsinden ve her birinden hem de aynı anda uzak olanlar da yok değil.

Geçen hafta radyo programımda tevafukla ilk defa tanıştığım bir okurumu konuk ettim. Almanya’da yani gurbette yaşayan kardeşlerimizden biri; Beyazıt Cankurtaran… Kitaplarımı okuduğunu ve İstanbul’a ziyarete geldiğini ve benimle de tanışmayı çok istediğini yazmıştı bana sosyal medya üzerinden. Ben de onca yoğunluk ve şehir dışı programlarım yüzünden İstanbul’da bulunduğumdan emin olduğum tek gün olan radyo programımın olduğu güne ve radyo programıma davet ettim kendisini. Sağ olsun geldi. Ne de güzel oldu. Yayında çokça muhabbet ettik. Ve ister istemez mesele gurbete, gurbette yaşamaya geldi. Hem çok şey öğrendim hem de açıkçası Beyazıt beyden duyduklarım sevindirdi beni. “Bizler oradan dönemeyiz” dedi bana mesela. “Bazen yeter artık, dönelim gidelim memleketimize diye içimizden geçiyor elbette. Ama sonra vazgeçiyorum. Zira Allah her birimize bir vazife vermiş. Ve bizim oralarda olmamızın sebebi de belki bir vazifedir. Oralardaki insanlara hakikati anlatmak içindir belki de bütün her şey…” Açıkçası hayran kaldım bu bakış açısına. Ve gerçekten inandım.

Pek çok da mesaj aldık Avrupa’daki kardeşlerimizden ve isimleri bile pek çok şeyi anlattı bana; Yavuz, Ertuğrul, Beyazıt…

Bir de bir şey daha konuştuk o muhabbet esnasında. Şöyle bir cümle “Biz Avrupa’da yaşayan Türkler, Avrupalı’nın gözünde ‘yabancıyız’ kendi milletimizin gözünde Almancı…” Söylemedim elbette ama içim burkulmadı desem yalan olacak. Zira hakikat var bu sözde. Birkaç defa gidip de Avrupa’da yaşayan kardeşlerimizin arasında bulunduğum için kısmen biliyorum aslında orada onların maruz kaldıkları halleri, üzerlerindeki baskıyı ve kabul edilse de edilmese de dışlanmayı ve ötelenmeyi. Ama buraya geldiklerinde de durum onlar için o kadar da iyi değil demek ki. Ya da en azından bizler de canlarını acıtıyoruz belki de onların. Üzüldüm ve mahcup oldum.

Ezcümle şunu söylemeye çalışıyorum. Avrupa’da yaşayan kardeşlerimiz çoğu zaman ve çoğumuzdan daha fazla geleneklerimize, adetlerimize, yaşayış şeklimize ve hassasiyetlerimize sahip çıkmaya çalışıyorlar. Çünkü bir karanlık kuyunun içinde elinde sadece tek bir kibriti olan insanlar gibi onlar. Ezan sesini duymak için çocuklarını alıp da memlekete getiren insanlar bunlar. Camileri görsünler diye ufacık bebeklerini kucaklarında cami cami dolaştıran adamlar bunlar. Bizler derya içindeki mahiler gibiyiz. Ve farkında değiliz. Onlar bizim “hiç” dediklerimize hasret çekiyorlar ve gurbeti içlerinde taşıyıp çok uzak memleketlerde gönüllerinde bir vakitler ecdadın oralara götürmek için can verdiği sancağı taşıyorlar. Bir dava, bir misyon ve bir şuurun temsilcileri bence ve asla Almancı değiller…

Tevafuk mu bilmem ama misafirimi yolcu edip de eve dönerken arabanın radyosunda şu şarkı çıktı ansızın ve buruk bir tebessüm geldi de yerleşti yüzüme;

Gurbet mi hasret mi? Adını sen koy…