Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Hayat ile ölüm ezelden iki kardeş

Yaşamak hayret etmek demektir biraz da kâri. Zira yaşamanın kendisi hayret edilecek şeydir. Tesadüfe inanalar inansınlar lakin benim itikadımca dünyada tesadüfle tek toz zerresi dahi kalkmaz yerinden. Zira iman ederim ki Allah vardır ve tesadüf yoktur.

Yaşamak belki de bunun için yaşlanmaktır benim nazarımda. Hem yaşadıkça yeniyi, geleceği ve olacağı beklerken yaşlandıkça eskiyi, olanı ve geçmişi bekliyor. İnsan yaşlanınca hatıralarında yaşıyor. Gözleri hep eski vakitlerde tanıdığı ne varsa onları arıyor.

“Hakikat gözümüzle gördüğümüz müdür?” diye soruyorum bazı vakitler kendi kendime. Zannetmiyorum ve kabul de etmiyorum ama şimdiye kadar hep buna inanarak yaşadık sanki. Gördüysek vardır dedik, gözümüz görmüyorsa olamaz. Bu dünyada yaşamaya alışmak beni esas dertlendiren şey. Gördüğümün ardındaki sırrı gizleyen hep bu dünyaya alışmış olmam gibi geliyor. Bence hakikat, insanın göremediği kadardır.

Anladım. Bildim ki gözüm körmüş evvelden; hiçbir şeyi görememişim, kulaklarım sağırmış; hiçbir sesi işitememişim ve dilim sanki lal olmuş da kekeler gibi sesler düşürmüşüm lisanımdan. Şimdiye kadar bir hayalde yaşamışım. Yalanı gerçek sanmışım. Aldanmışım ve aldatmışım kendimi. Aldatan da ben aldanan da… Gözümün önünde olanları hiç fark etmemişim ve bildiğimi sandıklarımı bile bilememişim hiç. Bir uykuda gibi yaşamışım, uykuyu yaşamım, uykuyla yaşamışım. Gördüğüm rüyaları gerçek sanmışım. Allah’ım ne gaflet! Ölü gibi yaşamışım.

Yaşamak böyle belki ama ya ölüm?

“İstanbul’da gezilecek, görülecek ve güzel denecek ne kadar mekân varsa hepsi muhakkak bir mezarlıktır” diye okumuştum eski bir kitapta. Çok haklı bunu söyleyen… Son dönemde yapılan mezarlıklar değil bahsettiklerim daha eski mezarlıklar hep şehrin en güzel yerinde. Denizin kenarında, ağaçların arasında, cennet gibi mekânlarda… Hatta hayatla iç içe mezarlık. İnsanların göremeyecekleri yerlere, dışarılara atılmamış, ölüleri de tam şehrin içine almış eskiler. Belki de ölüleri görüp de ölümü hatırlamak istemişler. Bilmiyorum, bilmiyorum ama her yapılanın bir sırrı var sanki. Mezarlara servi ağaçlarını dikmişler, elif gibi endamları tevhidi yani Allah’ın birliğini işaret etsin diye. O ağaçların üzerlerine konan kumrular “Hû” der gibi öttükçe Allah’ı zikreder farz etmişler. Güzel insanlar, güzel ölümlerle, güzel yerlere gitmişler en azından böyle hayal etmemizi istemişler. Yani mezarlıktakiler ölü evet, lakin mezarlıklar ölü değil. Mezarlıklarda hayat var. Ve ölenlerden yaşayanlara bir nasihat var.

İnsan ölüme hayran kalır mı, mezar taşlarına bile hayretle bakar mı? İşte böyle hissediyorum ben bu mezarlığı gezerken. Ve hatta kendimi bile düşündüm onların yerine koyup. Kimi mezar taşında kendi yaşıtlarımı gördüm, kiminde benden de daha az yaşamış olanları, benimle aynı ismi taşıyanları, benim gibi anası, babası, kimsesi olmayıp da “yetim” diye yazılanları gördüm. Kendimi gördüm sanki. Benim de sonum böyle olacak işte. Herkesin sonu böyle olacak, herkes en sonunda gelecek buraya, kaçış yok! Yerin altında bir dünya yok belki ama yerin altında da insanlar var.

Bana kalırsa hayat ile ölüm ezelden iki kardeş… Biri iyi diğeri kötüdür diyemiyorum, yaşamayı ölümden çok sevemiyorum. Sadece şükrediyorum, yaşadığıma da öleceğime de…