Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Her insan düzenli aralıklarla iğrenmeli kendinden!

Geçtiğimiz günlerde bir video çıktı karşıma sosyal medyada. 22 yaşında bir genç, çizdiği resimleri gösteriyordu kadraja. Çizimler, sanatçılık iddialarıyla tablolaştırılan, üzerine milyonların döndüğü girift ve kibirli aleladeliklerden çok daha içli, çok daha başarılı, çok daha değerli geldi gözüme…

Genç adam doğuştan işitme engelli. Müzmin kalp hastası. Şekil bozukluğu var vücudunda. Başı, gövdesi, uzuvları asimetrik. 4 yaşından beri çizerek yaşıyor duygularını. Hislerini boya kalemlerinden akıtıyor. Fakat bir o kadar azimli. Güzel Sanatlar lisesini bitirmiş. Eserleriyle 2 resim sergisi bile açmış. Yine de insanların tuhaf bakışları incitiyormuş onu. Sokağa çıkmak istemiyormuş çoğu zaman.

Âh, şu “tuhaf bakışlar”… Çok ayrı ve pedagojik bir mesele. Aslında yalnız akademik bilgiyle idrak edilecek bir bahis de değil. Biraz aile terbiyesi, biraz edep, biraz da şuurla alakalı. Yakînen birçok kez tecrübe ettiğim bu hususu ele almak nasipse başka yazıya…

Sağa sola dalmayalım çok.

Kısaca itiraf etmek istediğim şu:

Şükürsüz ve şımarığız. Çevremizde “genç adam” gibi yahut başka sıkıntılarla imtihan olunan yüzlerce insan var. Arada denk geliyoruz. İnsanlıktan azıcık nasibimiz varsa içimiz buğulanıyor bir müddet. Sonra, sanki hiç yoklarmış gibi hayatımıza devam ediyoruz. İçimizdeki buğu, asıl gayeye ulaşmak için ulvi bir merdiven de dikemiyor. Terkedilmiş, işlenecekken yarım bırakılmış, ucuz birkaç kilo kerpiç misâli, gereksiz kalabalık yapıyor zihnimizde.

Oysa merhamet, üstünkörü bakılıp çıkılacak bir oda değil. İnsanı şükre, tefekküre, tevekküle, gayrete yükselten bir merdiven. İnsanı özünde kendine merhamet ettirecek, ruhunu doyuracak, insanlığını yeniden hatırlatacak bir manivela.

Gaye, bu merdiveni çıkmak ve bu manivelaya abanmak.

Farz’ların yanında, ömür boyu alnımızı secdeden kaldırmasak ve kalbimizi her zerresiyle dünya safsatalarına düşman kılsak, yine de Allahû Teâlâ’nın layık olduğu hamd ve senayı eda edemeyiz. En azından bu hakikati şuurlaştırarak, bizi bunca nimetle nasiplendiren’e, elimizden geldiğince şükür, hamd ve sena etmemiz gerekmez mi?

Bayağıları, bayatları, köhneleri dert ediniyoruz. Ne için üzüyoruz kendimizi? Yakışıklı veya güzel olmadığımız için mi küsüyoruz kendimize? Lüks ve şatafat için mi yıpratıyoruz kendimizi? İnsanların ukalaca kıymet yüklediği toplumsal hiyerarşilere mi takıyoruz kafamızı?

Derdimiz ne bizim yahu? Çıldırdık mı?

Göremeyen, duyamayan, konuşamayan, yürüyemeyen, düşünemeyen, hissedemeyen, ağzına bir lokma ekmek, bir yudum su dahi koyamayan insanlar varken; hepsini yapabildiğimiz halde sürekli daha estetik olanı, daha iyisini, en iyisini istemek nasıl bir had bilmezliktir? Biz kimiz? Kime isyan ediyoruz? Neden sürekli sitem ediyoruz? Bir anda, bahşedilmiş bütün nimetlerden mahrum kalabileceğimizi, daha fazlasını isterken topyekûn kaybedebileceğimizi neden unutuyoruz?

Miskinliklerimize, tembelliklerimize neden hep bahaneler uyduruyoruz? Ne yapıyoruz da ne ne bekliyoruz?

Ders alacağımız, sarsılıp kendimize geleceğimiz, gafletten şöyle bir silkeleneceğimiz yerde bir kuru merhametle vicdanımızı rahatlatıyoruz. Kendimize acıyacakken başkalarına acıyoruz.

Söylenecek çok şey var. Şimdilik fasılın hâsılına geçelim…

Her insan düzenli aralıklarla iğrenmeli kendinden. Gücü yeten, her an…

Kulluk şuurunda, gaye çapında, kurtarıcı, kavuşturucu bir iğrenme olmalı bu. Kısır merhametlere vicdan kudreti iliştirecek bir protez duyar olmamalı. Nefsine kin tutmalı insan. Haddini bilmeli. Şükretmeli. Kendine gelmeli.