Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol
Prof. Dr. Yücel Oğurlu

Hukuk öğrenimi ve genç hukukçuların yetişmesi hakkında (II)

Geçen hafta Samsun Baro Başkanı Av. Kerami Gürbüz Beyefendi’nin davetiyle Samsun da stajyer avukatlara verdiğim konferans, geçen haftaki yazımızın devamı niteliğindeydi. Bu arada, Samsun’dan değerli avukat ve hâkim dostlarım dönem arkadaşlarım Yılmaz, Resmiye, Adil ve Muzaffer’e de teşekkürle kaldığımız yerden devam edelim:  

Genç hukukçu, hukukun bir yandan “bilim” olduğunu, diğer yandan hayatın tam içinde var olan bir gerçeklik olduğunu göz ardı etmemeli. Genç hukukçu, hukuk kitaplarından öğrendiklerinin kendisi için bir başlangıç, felsefi zemin, ilke ve değerler silsilesi sunduğun bilmeli; fakat bu zemini koruyarak hayatın içinde var olan hukuk uygulamasını öğrenme isteğini sürdürmelidir.

Devletlerin uyguladıkları hukukun bir felsefesi olması gerektiği gibi, hukukçunun da zaman zaman kendisini yokladığı referans kaynaklarını içeren bir felsefesi olmalıdır. Aksi halde, konjonktüre, rüzgâra ve iklime göre kılık değiştiren, saygı uyandırmayan, güvenilmez tipler olur ve bunların adalet dağıtma ihtimalleri de yoktur. Kimliği, bir felsefesi ve duruşu olmayan kişinin gerçek bir hukukçu olması da zordur.

Adalet idealine ulaşma arzusu, konjonktüre ve döneme göre değişmemeli; herkes için her zaman ve kayıtsız-şartsız bir adalet arayışı sürdürülmelidir. Hukukçunun bir takıntısı olacaksa o da adalet takıntısı olmalıdır.

Hukukçu adayı, adil davranmanın en büyük güç ve dayanaklardan olduğunu unutmamalıdır. Pascal’ın ifade ettiği gibi “adaletin kuvvetli, kuvvetlilerin de adil olması gerekir.” Herkesin hakkı olan adaletin, kişilerin gücü, dili, dini ve ırkına bakılmaksızın adilâne dağıtılması gerekir. Bu noktada adalet anlayışı tutarlı bir çizgide yürütümeli; kişilerin zenginlik, makam veya mensubiyetlerine bakılmaksızın dürüstçe uygulanmalıdır.

Bunu sağlayamayan az gelişmiş veya ilkel toplumlarda adalet, sadece güçlü sınıfın hakkıdır. Sermayeyi elinde tutan sınıflar veya kamu güçlerini elinde tutanlar adalet terazisinin her zaman kendi lehlerine tartmasını arzu eder. Hâlbuki Yargının varlık sebebi her kim olursa olsun adalet karşısında diğerleriyle eşit muameleye tabi olmasıdır. Adaletin ve oradan hareketle hukukun üstünlüğünün varlığının ilk adımları öncelikle kanun önünde eşitlik aşamasıdır.

Eğer bunun aksi yaşanıyorsa, adaletin yeniden tesisi o toplumun en temel ihtiyacı ve gerçek bir beka problemine dönüşmüştür. Çünkü devletin ve milletin bekası, adaletin varlığıyla birebir bağlantılıdır. Dünyanın en geniş imparatorluklarından birini kuran Emir Timur’un dediği gibi “ülkeler kılıçla fethedilse bile ancak adaletle yönetilerek devam edebilir.”

Yine bütün mahkemelerin duvarlarında yazılı olan Hz. Ömer’e ait olan “Adalet mülkün temelidir”, yani devletin temeli adalet olmalıdır uyarısı sıradan bir ifade değildir. Gerçekten de, devletin temeli olan adalet sarsıldığında, üzerinde yükselmesi umulan binanın sakinlerinden hiçbiri artık güvende kalamaz.  

Toplumun adalet duygusu tatmin edilemediğinde, herkesin kendi adaletini tesis etmeye kalkışacağı dengesiz, orantısız, fırsatçı ve saldırgan bir ilkellik ile az gelişmişlik ortaya çıkar. Adaletsizliği, kişinin kendi egosu adına veya bir ideoloji uğruna yapması arasında hiçbir fark yoktur.

Bunun için hukukçunun avukat olarak taraf olduğu davalarda özgürce savunma yapabilmesi ya da hâkim olarak karar vereceği davalarda kime dokunursa dokunsun adilce karar verebildiği; hiçbir dış/iç baskıya maruz kalmadığı ve hâkimin de hukuk düzenince hâkim teminatı çerçevesinde yeterince korunabildiği bir ortamın kurulması devletin adalet üzere bekasının ön şartıdır. Hukukçu adayı, “Hakkın hatırı”nı her şeyin üzerinde görerek karar verme yükümlüğünü aklının bir köşesinde her zaman tutmalıdır. Halkın da Devletin de uzun vadeli çıkarları adalet üzere beka yönündedir.

Adalet, eşitler arasında mutlak bir şart olduğu gibi bununla da sınırlı değildir. Mağdurun hakları olduğu kadar suçlunun da belirli hakları vardır. Kişinin özgür, köle, sanık, esir, tutuklu, mahkûm olup olmamasına bakılmaksızın hukuk düzenince önceden belirlenen sınırlara sadık kalınarak haklarını kullanabilmeleri gerekir. Bu anlamda, bollukta ve paylaşmada eşitlik kadar, darlıkta ve musibette eşitlik, yani külfetlerin paylaştırılması da bütün insanların tabii beklentisi ve hakkıdır.

Çıkarcı ve güvenilmez müdahaleci dış politikası dolaysıyla her zaman eleştirdiğim ABD’nin kendi vatandaşları için ve kendi felsefesine dayanarak kurduğu sistemin adalet konusundaki başarısına birkaç noktada dikkat çekmek istiyorum:  Kuruluş yıllarında kendi vatandaşlarına tanınacak hakların tartışılması sırasında W. Ellery Channing devletin temel bir başarı kriterini toplumun önüne koyuyor. “Adaleti, yüksek bir ‘kanun’ olarak kabul etmekten vazgeçen millet, bu felaketini hiçbir başarı ile telafi edemez.”  diyor haklı olarak.

Yaklaşık 300 yıl sonra ABD’de bugün hukukçunun diğer mesleklerde olduğu gibi öncelikle ehliyet ve liyakati aranır. Bu liyakatı kazanabileceği bir öğrenim süreci de kendisine sunulur.  Bir çok eyalette, hakim-savcılık için öncelikle 4 yıllık fakülte mezuniyeti, sonra sınavı kazanırsa üç yıl hukuk yüksek lisansı ile hukuk mesleğinin prestijli alanlarında yardımcı görevli olarak yer alıyor. Bu 7 yıllık eğitim sürecini tamamladığında yine hakim olamıyor, ancak avukat, savcı yardımcısı veya hukuk danışmanı olabiliyor. Eyalete göre değişmekle birlikte bu tür prestijli mesleklerde 5-10 yıl kadar çalışan kişiler, ancak ülkenin Senatosunda onaylanarak hâkim olabiliyor ve hâkimi görevden ancak ABD kongresi yani bir anlamda ‘Meclis’ olabiliyor.

Bu denli iyi bir öğrenim gören ve adalet dağıtan kurumlarda yetişen, defalarca test edilen hâkimlerin görevden alınması da oldukça nadir olaylardan. Vatana ihanet, teröre karışma, rüşvet ve yüz kızartıcı suçlar, tarafsızlığını kaybederek karar verme alışkanlığı vb.  görevden alma sebepleri arasında… Bugüne kadar bu gerekçelerle görevden alınan hâkim sayısı iddialara göre 20’yi geçmiyor.

Kamudaki kadroların ele geçirilmesi gereken yerler olduğu düşüncesi ve yargıyı alet ederek ideolojik kamplar, gruplar, zümreler adına birbirini terbiye etmeye kalkışıldığı yerlerde ülkelerde ise kadrolar gruplardan gruplara el değişiklikleriyle dönüşür. Her dalga bir öncekini silip süpürür ve böylece Yargının varlık sebebi adaletin tesisi sürekli bir başka bahara bırakılmış olur.

Channing’in dediği gibi adaleti Devletin “en büyük başarı” olarak görmek gerekir. Kanaatimce, onu izlemesi gereken diğer başarılar, üretim odaklı ekonomi, iyi bir eğitim ve kültür politikası, toplumun bütün kesimlerinin huzur ve güven içinde yan yana yaşayabileceğine inandığı gerilimsiz bir ortam…

Buradan Türkiye şartlarında hukukçunun adalet mücadelesinde çoğu zaman yalnız kalacağını ancak yine de bu kutsal ve doğru izi sürmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Çünkü adalet, dünyada tecellileri (yansımaları) ile var olan Allah’ın  “El-Adl” sıfatının yeryüzündeki bir ışığıdır. Bu kutsal değerin dağıtılmasında aracı olmak, öncelikle hukukçunun, sonra da yöneticiler dâhil bütün insanların onurudur.