Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

İşte bütün mesele bu!..

Bu Makaleyi Dinle!


00:00

Bir taraftan Yüce Mevla’ya olan vuslatımıza hızla yaklaşırken, öte taraftan da ömür sermayemizi pervasızca tüketiyoruz. Hem insani hem de ahlaki erdemlerle biz fanilere tezyin edilmiş bu ömür nimetinin kıymetini, zinhar ama zinhar bilmiyoruz. Oysa üzerimizdeki her nimetin bir hesabı olduğu gibi ömür nimetinin de bir hesabı varken… Keşke canına yandığımın dünyasında yaşadığımız günlerin geri gelmeyeceğini düşünerek dolu dolu yaşasaydık. Keşke başkalarına merhamet ettiğimiz kadar kendimize de şefkatli olabilseydik. Keşke başkalarını anlamak için gösterdiğimiz çabayı kendimiz içinde gösterebilseydik. Ne de çok ihmal ettik, yorduk, yıprattık, ihanet ettik kendimize.

Sanırım artık ya iyice düştüğümüzde, ya da kara toprağın kara bağrı, ‘hadi gel bana gel!’ dediğinde kendimize bir el uzatacağız?

Böyle bir girizgâhtan sonra, beynimi bir burgu gibi delen o zor soruyu sormak istiyorum şimdi kendime ve dahi sizlere.

Deyin hele hangi hayatta, nasıl ve kimin hayatını yaşıyoruz? Rabbimizi mi, yoksa yaratılış gayemizi mi unuttuk? Hem kula kul olmak yoktu değil mi bizim kitabımızda? Peki neden o zaman koca bir ömrü, bizim gibi dünyalıların ayaklarının altına paspas ediyoruz ki?

Oysa şu imtihan dünyasında aynı gök kubbenin altında farklı mekânlarda hep birlikte nefes alıp veriyoruz. Hepimiz hata yapıyoruz, her birimizin eksikleri var. Kendi filmimizin son perdesinde bırakalım artık lütfen kendimizi suçlamayı, azarlamayı. Bir demde gelen ve bize bahşedilen o güzelim hayatımızı başkalarının mutluluğu üzerine kurmadan da yaşamımızı sürdürebiliriz.

Pek tabi biliyoruz ki, hayat denen o uzun yolculuğun içerisinde inişler de var çıkışlar da… Hem ne diyordu Yunus; Hak bir gönül verdi bana/ Ha! Demeden hayran olur/ Bir dem gelir, şadan olur/Bir dem gelir, giryan olur…

Evet kıymetli dostlar, şu yalan dünyada gül gibi yaşayıp gitmek varken neden başkalarının da sorumluluklarını omuzlarımıza yüklüyoruz ki? Neden mi gül dedim? Hemen açıklayayım. Çünkü gül, bahar gibi ömrün kısalığıyla hayatın geçiciliğini ifade eder de ondan. Gülün dikenle birlikte bulunması da, iyilik ve kötülüğün, kolaylık ve zorluğun, dost ve düşmanın bu âlemde birlikte bulunduğunu bizlere hatırlatır. Paulo Coelho’nun beğendiğim güzel bir sözü geldi yine şimdi aklıma. Ne diyordu Coelho, “Başkalarını memnun etmek için yaşarsan herkes seni sever, kendin hariç…” Aslında ötekini dinlemek ve başka insanları memnun etmek beklenen doğal bir davranışıdır. Lakin sürekli çevresindeki insanları memnun etmeye çalışmak başlangıçta iyi niyetle başlar, sonra alışkanlık haline gelir ve daha sonra da insanı yer bitirir…

Dostluk, vaktinde uyarmayı göze alabilmektir! Ve ben bunu göze alıp şimdi sizleri uyarıyorum! Sınanmış dostluklardan ders çıkarıp bir an önce kendimizle yüzleşelim. İlk iş olarak özür dileyelim mesela kendimizden. Bilesiniz ki etrafınızdakileri memnun etmek için kendi mutluluğunuzdan vazgeçmek asla ve asla doğru bir davranış değildir.

Unutmayın, önceliği başkalarının memnuniyetine veren bir kişi, kendi hayatının yönetmeni olmaktan ziyade figüranı olmayı tercih etmiştir. William Shakespeare’in ünlü bir sözü vardır bilirsiniz; “Olmak ya da olmamak! İşte bütün mesele bu!” diye. Şimdi ben de sizlere buradan esinlenerek şöyle diyorum: “Başkalarının sahnesinde figüran olmaktansa, kendi sahnenizin başrol oyuncusu olun. İşte bütün mesele bu!..”

Selametle…