Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

“Karıncayı bile incitmem” deme

Gölgesinde otur amma

Yaprak senden incinmesin

Temizlen de bir mezara

Toprak senden incinmesin

-Abdurrahim Karakoç-

Cânım kâri. İsmine gönül dediğimiz bir davamız var bizim. Ve aslında pek çok dertten daha da üstün görüp gayretle çabaladığımız bir davadır bu. Bir gönül medeniyetinin varisleriyiz biz. Hani geçtiği yollarda gördüğü bağdan üzüm aldı diye dallarına bedelini bırakan, kendi memleketine saldırmak için gelen düşman ordusunun bir askerini sırtında taşıyan, dünyanın bir başka ucunda zulme uğradığı için kendi dininden ve kendi milletinden olmasa da ona çare arayan adamların, her manada adamların torunlarıyız. Ve bizim medeniyetimizin de mefkûremizin de temel dayanağı ve esası maneviyattır bence. Kudreti hikmetten alan, kuvveti maneviyatta bulan bir gönül devletini kuran bir ecdadımız var bizim. O sebeple kendimizi bulacağımız, bulduğumuz da sabit duracağımız yer yine orasıdır.

“Hayat aldığın yaraların bütünüdür” diye söylüyorlar. Yani kırılarak yaşıyoruz, kırıla kırıla sağlamlaşıyoruz ve nedendir bilmiyorum ama gönlü kırık halde yaşamaya alışıyoruz. Hoş ben kırık bir gönlün, hüznün yer ettiği bir sinenin bunlara tamamen bigâne olandan daha sağlam ve daha manalı olduğuna inanıyorum ama şunu da biliyorum ki kırık bir gönlü taşımak zor, hem de çok zor bir iştir. Bir de şu var elbette, üzülmek değildİr hüzün derken bahsettiğim. Üzülmek başka ve hüzün başkadır. Mahzun olmak üzgün olmakla aynı manada değil ve bence benzer bile değil. Daha bizden, daha onurlu ve daha manalıdır hüzün… Demem o ki; biz gibiler üzülmez, hüzünlenirler.

Ama işin bir de şu tarafı var ve bence muhakkak da olmalı. Kırmak ya da kırılmış olmak kırmayı gerektirmez ve böyle bir hakkı da vermez zaten. Ya da şöyle söyleyeyim, böylesi ve böyle davranmak çok daha insani ve çok daha şık bir harekettir, hatta maharettir ve aslında bizim mefkûremiz,  geleneğimiz de bunu ister ve biraz bakarsak gönül dünyamızı imar edenlerin hayatlarına bunu zaten görürüz. Gönül kırmak kolay lakin gönül almak zor iştir. Biz tarihin her zamanında kolay olana değil zor olanı talip olmuştuk zaten ve şimdi de böyle. Gönüllere girmeyi şehirlere girmekten daha mühim sayanlardı bizim dedelerimiz ve onlardan tevarüs bizim de içimizde bu maksat halen dahi var. Elbette kalpleri mühürlenmiş olanlar da var. Bunu ben de biliyorum. Ama ben esasen başka bir şeyden bahsediyor ve daha önce yapmaya muktedir olduğumuz ve bunu yapabildiğimiz için de asırlarca ayakta durduğumuz, mazluma umut, mahzuna ses, mağluba nefes olduğumuzdan ve yine böyle olabilmek, en azından bunu iddia edebilmek için yapmak zorunda olduğumuz bir halden bahsediyorum.

Yeniden bir gönül medeniyeti kurmak zorundayız. Ayrılan elleri birbirlerine tutturmak, mayayı yeniden bulmak ve kültürel adımları sağlam ama büyük atmak mecburiyetindeyiz bence. Zamanımız az ve işimiz çok zira. Yeniden ve yine Yunus’lar çıkmalı mesela Anadolu’dan, türküleri aşka tahvil eden Itrî’ler bulunmalı, derdi dünyadan büyük olan Yesevî gönüllü alpler erenler hakikati haykırmalı, dünyaya yeniden “biz daha ölmedik, buradayız” demek için yapacağımız çok iş var bence. Hayallerimiz var. Ve bu hayalleri kavgalarımızla yıkamayız, vebali var…

Tüm bunlar için işte dikkat etmek gerek. Hem de Fuzuli’nin dediği kadar:

Karıncayı bile incitmem deme

“Bile”den incinir karınca…