Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Kürevi kâinatın köşeli şehirleri

“Nur yolunu tıkıyor yüzbir katlı gökdelen.
Bir küçük iğne yok mu, şehrin kalbini delen?” 

Her insan, yaşadığı şehre benzer biraz. Çünkü, ayakları adımladığı yollarla, gözleri şahit olduklarıyla, kulakları işittikleriyle, elleri dokunduklarıyla, burnu kokladıklarıyla türlü çeşit menkıbenin içinden geçer. 

Masmavi gökyüzünü seyreden, yeşil yaprakların raksını dinleyen ve toprak kokusunu teneffüs eden insanın kalbi, sevmekte, vermekte toprak kadar cömerttir. Estet normların doruk noktası olan kâinattaki asla tekrarı olmayan muhteşem sanatı her gün seyrederek var oluş serüvenini tanımlayan ve tamamlayan insan ruhu hoyratlıktan, hırçınlıktan hicap eder.

Fakat son demlerde, beton yığınları arasına hapsolmuş, sefer tası hükmündeki binalar içinde sıradanlaşarak sıkışmış insan ruhu ve kalbi günbegün yalnızlık tuzağına düşerek bencilleşiyor.

Ki, büyük şehirlerde, modern zamanların şehirleşme anlayışına duçar olmuş kasabalarda, köylerde insanlar, asli kodlarının barındırdığı paylaşımcılık ile menfaatlerini koruma çabası adına bencillik arasında med-cezir yaşıyor.

İbret verici bulurum ki, Âlemlerin Rabbi Allah (cc), kainatı ve kullarını halk ederken, sanatta “yumuşak hat” olarak ifadelendirdiğimiz kürevi çizgilerle şekillendirmiş. Yaratılmış her ne varsa hiç birinin asli normu köşeli değil. Ve sonsuzluğa işaret eden dairevi çizgilerle tezyin edilmiş her bir şey…

Gökyüzüne bir bakın, güneş, ay… Fezada her bir şey kürevi. İçinde yaşadığımız dünya kürevi… Çünkü âdemoğlu Bezm-i Elest’ten kıyamete dairesini tamamlama imtihanıyla mükellef!

Bir de insanın, tüm cüretkârlığı ve küstahlığı ile bu estetik, bu yumuşak, bu zarif ve latif yaratılış üslubuna meydan okurcasına icat ettiği, imar ettiği, ürettiği köşeli nesnelere bakın.

İlk bakışta gözümüze çarpan objeleri, normları bir çırpıda saymaya kalksak muhtemel bu sayfaya sığdırmamız mümkün olmayacaktır. Fakat bir kaçını yazıverelim: İçinde yaşadığınız binanız, odanız, masanız, bilgisayar ekranınız, sehpanız, kapınız, camınız ve yaşadığınız şehrin sokaklarının, caddelerinin iki yanını soluk almaksızın dip dibe kuşatmış apartmanlarımız…

Bunca köşeli nesne arasında ruhumuz nasıl hırçınlaşmasın? Nasıl birbirimize tahammülümüz kalsın?

Yukarıda, ‘Her insan yaşadığı şehre benzer biraz’ deyişim bundan. Gökyüzünden mahrum bırakıldığı, AVM’lere tıkıldığı, yumuşak normlardan uzaklaşıp keskin ve köşeli objeler arasında ruhların örselendiği şehirlerin insanı artık eskisi kadar hassas ve zarif de değil.

Biz modernleştikçe, kare, dikdörtgen binalar göğe yükseldikçe, estetikten yoksun üst geçitlerin altından geçip, izbe ve basık otoparklara mecbur edildikçe hasılı kainatın latif lisanını duymaktan uzaklaştıkça hırçınlığımız, hoyratlığımız, tahammülsüzlüğümüz artmaya devam edecek.

Hâlbuki her şehir, iman edenler için İbrahimî bir duanın hatırlatıcısıdır. Zira Vahy-i İlahi Hz. İbrahim’in; “Hani İbrahim demişti ki: ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.’” (14/35)

Bu dua, üzerine kasem edilmiş mukaddes belde Mekke’ye yüzünü dönen ve Kabe’yi kıble bilen mü’minler için yaşadıkları şehrin emniyeti ve güveninin hayati olduğunun, soluk aldığımız beldelerde inançlarımızın şekilleneceğinin işaretidir.

Bu işaret ki, “Rabbim Allah, Resulüm Hz. Muhammed Mustafa (sav)” diyenlerin, yaşadıkları şehrin önce kendileri, sonra nesilleri için İlahi Makama münacatta, müracaatta bulunmanın rehberidir.

Aksi halde “mış” gibi taatlarımız ruhumuz üzerinde hegemonya kurmuş binaların gölgesinde tapınmalara dönüşme tehdidiyle karşı karşıya kalacaktır.