Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Latin Amerika’da Osmanlı izleri: El Turko-4

19 Temmuz 2013 CUMA

BUENOS ARİES- ARJANTİN

Bu gün Cuma her gün olduğu gibi programımız yine yoğun. İlk işimiz; Türkiye Büyükelçiliğine gitmek oluyor ancak büyükelçimiz izinde olduğu için elçilik görevlisi Özgür Demir beyle görüşüyoruz.  Özgür bey bizimle yakından ilgileniyor. Arjantin’deki Türkleri yakından takip ettiklerini söylüyor. Biz konu üzerine konuşurken yetmiş yaş civarında oldukça bakımlı bir beyefendi geliyor. Bize kırık bir Türkçeyle ‘’nasılsınız hoş geldiniz’’diyor. Özgür bey bizi tanıştırıyor. 1948 yılında  8 yaşında iken Arjantin ‘e gelen David bey Yahudi asıllı bir Türk. David beyle daha sonra görüşmek üzere sözleşiyoruz. Elçilikten ayrılırken camide çekim yapmak istediğimizi sonrada cuma namazını orada kılmak için arkadaşlarımızın bizi gelip alması için biraz bekleyeceğimizi söyleyince David bey itiraz ediyor. ‘’Ben sizi arabamla götüreyim. Hem yolda sohbet ederiz.’’diyor. Bu güzel teklifi kırmıyor yola çıkıyoruz. David bey Türkçeyi çok az biliyor konuşmak için kendini zorluyor ve heyecanlanıyor. Ben ise garip duygular içerisinde gelip gidiyorum. David beyin heyecanı beni çok etkiliyor. Türkçe ifade de zorlanınca İngilizce kanalına geçiyoruz. Yol boyunca yıllardır birbirini görmemiş iki akraba gibi sohbet ediyoruz. Sonra caminin kapısında bizi indiriyor.

Kral Faht Kültür Merkezi ve Camii

Caminin etrafı duvarlarla çevrili ve içeri ancak güvenlik kapısından girilebiliyor. Kapıdaki görevliyle anlaşamayınca David bey devreye giriyor. İçerideki görevliyle konuşuyor. Karşıdaki ses ikinci veya üçüncü cümlede kaç kişi olduğumuzu Türkçe soruyor. Böyle zamanlarda tanıdık sesler insana müthiş mutluluk veriyor. Arjantin’de Arap Camisi’nde Yahudi Türk’ün eşliğinde camiye gidiyoruz ve bizi orada bir Türk karşılıyor. Çankırılı hemşerimiz 17 yıldır Arjantin’de ve hanımı Arjantin asıllıymış. ‘’Artık buralı olduk’’ diyor. İçeri giriyoruz bir Arap selam vererek geliyor. Bu caminin büyükelçiliğin kontrolunde olduğunu cuma namazına diplomatların geldiğini o nedenle çekime izin veremeyeceklerini söylüyor. Çekim yapamıyoruz bari cuma namazı kılalım; namazı bir Arap kıldırıyor. Hutbeyi iki dilde okuyor, önce Arapça sonra İspanyolca.

El Turko caddeleri

Namazdan çıkınca El Turcoların bulunduğu caddelerde çekim yapıyoruz. Bazı dükkânların kapalı olması dikkatimi çekiyor. Bu dükkânların Yahudiler ait olduğu söyleniyor. Yahudiler cuma öğleden sonra ve Cumartesi günleri dinlerinin emri gereği çalışmıyorlar. Sonra Ankara Ermenisi Mişel Özayhan’nın dükkânına giriyoruz.  Mişel 64 yıldır Buenos Aries’te yaşıyor, bizi güler yüzle karşılıyor. Güzel Türkçesiyle kendimizi Türkiye’deymiş  gibi hissediyoruz.  Beraber çalıştığı akrabalarını tanıştırıyor. Onlar bir iki cümle Türkçe konuşuyor ve sonra İspanyolcaya geçiyorlar.  Ama Mişel Bey güzel Türkçeyi konuşan ilk ve son nesil gibi çünkü artık çocuklar ve torunlar Türkçe konuşmuyor. Mişel bey Türkiye ile irtibatlarını devam ettiğini hatta Rahmi Koç ‘un arkadaşı olduğunu İstanbul’a gittiğinde kendisi ile görüştüğünü ifade ediyor. Burası, bol çeşit ürünlerin bulunduğu bir manifatura mağazası. Eskiden burada yaşayan el Turkolar olarak daha sık bir araya geldiklerini Türk müziği dinlediklerini anlatıyor ve Zeki Müren’in şarkılarını çok sevdiğini ifade ediyor.

Daha sonra sokaklarda çekimleri sürdürüyoruz. Her yer insan dolu,  sokaklar kalabalık ve bakımsız. Elektrik direkleri kablolar her yeri kaplamış durumda. Sonra tabelasında Arapça bir isim gördüğümüz dükkâna giriyoruz. Meramımızı anlattığımız masa başında oturan orta yaşlı adam çok sert cevap veriyor. Kendisinin Türk olmadığını El Turko olmadığını sinirli bir ifadeyle söylüyor. Kendisinin Arap ve Suriyeli olduğunu geçmişte ülkelerini işgal ettiğimizi şimdi de işgal etmek istediğimizi anlatıyor. Neye uğradığımızı şaşırıyoruz çünkü böyle bir tepkiyle ilk defa karşılaşıyoruz. Yapacak bir şey yok dükkândan ayrılıyoruz.  İleride tabelasında Damascos yazan bir lokantaya giriyoruz. Biraz önce yaşadığımız şoku hala üzerimizde hissediyoruz. Ancak tezgâhtaki adam bizi gayet sıcak karşılıyor. Kendisinin Yunan asıllı olduğunu söylüyor.  Araptan yeğimiz fırçadan sonra Yunanın tebessümü bize garip bir mutluluk verdi. Adam Yunan ancak tezgâhında birçok ürün Türkçe yazılışına yakın bir şekilde yazılmış. Vitrinler baklava, kadayıf, börek, tahin, helva gibi ürünlerle dolu. ‘’Ben de bir El Turkoyum Osmanlı bölgesinden gelen herkese burada El Turko diyorlar.’’

Sonra büyükelçilikte görüşmek üzere sözleştiğimiz David Saban’la buluşuyoruz. David  Saban hüzünlü ve duygulu bir şekilde çocukluk hatıralarını anlatıyor.
Lübnan asıllı Lidia Ali ile konuşuyoruz. Kendilerinin aslen Tripoli yakınlarındaki Terkib’ten olduklarını biliyorlar ancak haritada baktıklarında Terkibi bulmadıklarını ifade ediyorlar. Acaba biz bulup gönderebilir miyiz diye söyleniyoruz. O sırada bir adam selam vererek bir kenarda oturuyor. Ara sıra Türkçe laflar atıyor. Bizde iftar öncesinin mahmurluğuyla fazla muhabbete giremiyoruz. İftar vakti oluyor ve biraz önce bekleyen beyefendi, biri kız iki genç insanla iftarımızı açıyoruz.  Sonra beyefendinin Bulgaristan Varna Ermenilerinden olduğunu ve müzik profesörü olduğunu öğreniyoruz. Bazen tutukluk yapsa da atasözleri ve darbı mesellerle sofrayı şenlendiriyor. Türkçe konuşmayı çok sevdiğini söylüyor. Çok güzel Türkçe deyimleri babasından öğrendiğini anlatıyor. Müzik hocası durmadan konuşuyor, aynı zamanda opera sanatçısı olduğunu belirterek ufak bir konser veriyor. Hoca davudi sesiyle her telden, her dilden şarkılarla mekânı şenlendiriyor.  Vakit epeyce ilerliyor taksiyle kaldığımız otele dönüyoruz.

20 Temmuz 2013  Cumartesi

BUENOS ARİES ŞEHİR MEZARLIĞI

İslam merkezinde Prof. Dr. Ricardo H. Elia,  Emir Emin Arslan’ın kabrinin şehir mezarlığında olduğunu söyledi.  Acaba çekebilir miyiz diye mezarlığa gidiyoruz. Mezarlığın girişinde doğal olarak çiçekçiler konuşlanmış. Çiçekçilerin arkasında mezarlığın girişinde yüksek girişli bir tak yapılmış. Adeta mezarlık bu takla gizlenmiş.  Takı geçerek mezarlığa giriyoruz. Tabii burası daha önce gördüğüm klasik Hıristiyan mezarlıklarına benzemiyor. İçerisi çeşitli ebatlarda, tarzda, irili ufaklı kulübelerle dolu.  Bu büyük duvarın arkasında  sakinlerinin hiç hareket etmediği ölüler köyü bulunuyor. Zenginlerin mezarları daha gösterişli türbe şeklinde bağımsız binalar şeklinde, yoksullara sadece tabutlar içerisinde çekmeceler düşüyor. Anlayacağınız mezarlıkta da sınıf ayrımı devam ediyor. Üst tarafta sınıflı dünya her yerde kendini gösteriyor. Öteki dünyadaki durumu Allah bilir.

Kimseye sormadan çekelim mi yoksa izin mi alalım kararsızlığını yaşarken güvenlik geliyor.  İzin almadan çekim yapamayacağımızı söylüyor. Bizi idare binasına götürüyor. Görevliler bugün Cumartesi olduğu için izin verecek kimse olmadığını Pazartesi gelmemiz gerektiğini söylüyorlar. Bu çekim işlerinde böyle oluyor bazen izin almaya kalkışmak iş yapamamayı beraberinde getiriyor.  Bir şey yapamadan mezarlıktan ayrılıyoruz. Korsan çekim yapsak bile Emin Arslan’ın mezarını bize kim söyleyecek. Onun için yöneticilere mecburen müracaat etmemiz gerekiyor. O yüzden Pazartesi şansımızı denemek üzere mezarlıktan ayrılıyoruz. Emin Arslan’ın hayatı dramatik bir film hikayesi gibidir.

Osmanlı’nın Buenos Aries Başkonsolosu Emin Arslan

Lübnan’ın önemli iki Dürzi ailesinden birisi olan Arslan ailesinin önemli fertlerinden birisi. Diğer Dürzi aile ise Canbolat ailesi. Bu iki aile Osmanlının son döneminde Lübnan’ın yönetiminde etkin rol oynuyorlar. Emin Arslan 1868 yılında Lübnan’da doğar. Başka bir amca oğluna beşik kertmesi nişanlı amca kızı Necla’ya aşık olunca Beyrut’tan İstanbul’a sürülür.

 İstanbul’da Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’nda  çalışır. Daha sonra Marsilya Konsolusu olarak tayin edilir. Güney Amerika’ya göç hareketi hızlanınca Arjantin’de Osmanlı’nın ilk başkonsolosu olur. İttihat ve Terakki ekibiyle anlaşamaz ve istifa eder. Çok sayıda kitap yazar. Yoğun göçle gelenler için Arjantin’ de bir adada koloni kurmayı önerir ancak kabul edilmez. 1943 yılında Bounes Aries’de ölür, mezarı Buenos Aries şehir mezarlığındadır. Çok sayıda kitabı olan Emin Arslan Arjantin topraklarında kaybolan bir el turko olarak torunların kendisiyle yakından ilgilenmesini bekliyor. Mezarını bulup oraya bir kitabe koymak Dışişleri Bakanlığımızın ve Arjantin Büyükelçiliğimizin sorumlulukları arasında olsa gerek diye düşünüyorum.

Türkiye’nin fahri elçileri: Onno-Osan Nalbatyan

Buenos Aries’in biraz dışında Ermeni vatandaşlarımız Onno ve Osan Nalbatyan’ların lokantalarını çekmek üzere yola çıkıyoruz. Ufak bir iki kaybolmadan sonra lokantayı buluyoruz. Bizi Nalbatyan çifti güler yüzle karşılıyorlar. Dükkân iki bölümlü: Birinci bölümde müşteri bölümü ve tezgah ikinci bölümde kasa, bazı ürünlerin reyonu ve mutfak bulunuyor. Bu küçük lokantada yoğun bir iş trafiği var. Kalabalık müşteri grubu bir şeyler alıyor. Osan hanım kasanın başında alışveriş  yapanların fiyat listelerini çıkarmakla meşgul.  Tombul kilolu Onnu bey, kulaklarının iyi duymadığını ifade eden sözler söylüyor. 1974 yılında Buenos Aries’e gelmiş. Hatta işler yüzünden sağlığını kaybettiğini bir arkadaşının günü birlik yaşadığını, bulduğu gün yediğini ve çok mutlu olduğunu halbuki kendisinin hep iyi ve büyük işler yapmak için mücadele verdiğini bu yüzden sağlığını kaybettiğini bazen bende öyle yapsaydım daha iyi olmaz mıydı diye düşünüyorum diye serzenişte bulunuyor.

Onno bey, daha önce tekstil işi yapmış ancak bir kriz sonucunda tekstili bırakıp gıda sektörüne girmiş. Eşiyle beraber lokanta açmış. Türk yemekleri satıyorlar; Dolma, sarma, baklava vb ürünlere Arjantinlilerin ilgisinin yüksek olduğunu söylüyor. Zaten bulunduğumuz yaklaşık iki saatlik zaman diliminde bizde buna şahit olduk.
Osan hanımın yoğunluğunun bitmesini beklerken birkaç Türkle daha karşılaşıyoruz. Tabii burada Türklük kültürel kimlik olarak gerçek değerini bulmuş diye düşünüyorum. Çünkü Arabı, Yahudisi, Ermenisi, Müslümanı Türk kimliği altında birleşiyor. Onno bey samimiyetiyle bizimkiler diye sürekli Türkiye’ye atıf yapıyor.

Artık ayrılmak vakti geliyor. İftar için yiyecek bir şeyler alıyoruz. Dolmalar, sarmalar, baklava… Ancak ücretini ödeyemiyoruz. Onno bey bunu kabul etmiyor. Teşekkür  ediyor ve ayrılıyoruz.

Latin Amerika’da Osmanlı izleri: El Turko-3