Son Dakika

“Millî gençlik” silahının kurşunları boşaltılıyor!

Geçtiğimiz hafta, Türkiye’nin menfaatlerine yönelik; ekonomik, askeri, diplomatik ve sair alanlarda girişilen yerli-milli hamlelere koşulsuz karşı duran kesime ve bu kesimin yetiştirdiği yontulamaz, aydınlanamaz nesillere değinmiştik.

Azınlık konumundaki yeni yetmelerin, devlet çapındaki ilerici atılımlara şu an için bütünüyle engel teşkil etmeseler dahi, yeterince büyüyüp olgunlaştıklarında Türkiye’nin bağımsızlığını tehdit eden, kanlı devrimler tezgahlayan, kaos düzenine istemsizce alet olan bir “çoğunluk”a evrilebileceğini anlatmıştık.

Ve üniversiteler bu şahsiyet katliamının en mühim karargâhlarından biriydi…

Fakat ortada belki daha büyük bir tehlike var.

Saldırgan ve kibirli yığınlar üreten ve giderek güçlenen sisteme karşı en etkili silah olarak kullanabileceğimiz yerli ve millî nesiller tahrif oluyor, dönüşüyor, ‘’kurşunları’’ boşaltılıyor. Bir üniversite talebesi olarak gözlemim bu.

Gençler, hakikatten ve bilgiden bîhaber, savruk bir hayat yaşar duruma geldiler. Obskürantizmin Türkiye cephesindeki kurmayları, gelişen teknolojiyi manipülasyona uğratarak kuşakları karanlığa hapsetmeyi başardılar. Çocuklar gençliğe geçerken hakikatle değil ‘’ortaya atılanlarla’’ yüzleşiyor. ‘’Bilinmesincilik’’ projesi, hiçbir şey bilmediğini bilmeyen, bilmediği ne varsa bildiğini zanneden android tipler çıktılıyor…  

Bu, ideolojik yönelim fark etmeksizin bütün Türkiye’nin sorunudur.

Fakat mütedeyyin kökenli gençler bu rezaletten daha yoğun ve trajik şekilde etkileniyor. Evde ebeveyninden duyduklarıyla, sosyal yaşamda önüne çıkan (kurgu-gerçek)ler gençlerin zihnini bulandırıyor. Neticede gençler yıkıcı bir metamorfoz evresi yaşıyor.

Şöyle anlatılabilir belki:

Kim ne derse desin pek çok kez belirttiğimiz gibi kültürel iktidarı ele geçiremedik. Muhafazakâr bir aileden gelen ortalama bir genç, evinden dışarı çıktığı anda ona öğretilen (yahut kabaca dayatılan) değerlerin aslında bir anlam taşımadığını görüyor. Sosyal iletişimde moda olan, popüler olan, prim yapan; asırlık takıntıların süslediği koşulsuz bir muhalefet anlayışı çünkü… Birey, sürekli olarak bu anlayışa ayak uydurmak zorunda hissediyor kendini. Uyum sağlamadığı anda dışlanıyor ve çevre tarafından “birey’’ muamelesi görmüyor. “Öteki’’lik hissinin ağırlığını kaldıramayan büyük bir çoğunluk, ya haiz bulunduğu ideolojiyi gizliyor ya da kendi isteğiyle öz ideolojisine yabancılaşıyor…

Bu yabancılaşma çok basit ve acınası sebeplerle de olgunlaşabiliyor. Mesela, örnek aldığı bir popüler figürün yahut aşık olduğu kişinin veya kaybetmek istemediği bir arkadaşının şahsi görüşlerine meyledebiliyor gençlerin zihni. Reklam değeri olan, ilgi çeken, yaygın görüşler maalesef bu muhafazakâr kökenli gençlerin düşünce dünyasıyla uyuşmuyor. Dolayısıyla kendilerini, meylettikleri figürlerin şahsi görüşlerine göre yontup, ortak bir iletişim düzlemi kurmak ihtiyacı hissediyorlar. Genelde istemsizce olan bir reaksiyon bu. Çünkü en çatı ifadeyle; kültürel iktidarı aşamıyorlar.

Devleti sahiplenememek, Batı’ya duyulan şeksiz hayranlık, seküler yaşam biçimin yaydığı haz kokusu; genel itibariyle kültürel yaşam pratiklerini güdümleyen baskın etmenlerden... Bu etmenler, toplum içinde parlak bir konum, bir ‘’başrol’’ vadediyor.  Ve yine bu etmenlerin nüfuz alanına bir şekilde dahil olamayan gençler, kimlik bazında bir tür statü ezikliği yaşıyor.

Üniversiteler de mütedeyyin temelli gençlerdeki zihni kırılmaların en mühim tetikleyicilerinden. Zira akademi salonları, derslikler, amfiler ekseriyetle mevcut kültürel iktidarın otoriter dayatmalarıyla senkronizasyon içinde. Derslerde özgürlük, adalet, fikir, bilgi gibi ambalaj kavramlar kullanılarak; terörizmi ve anarşizmi meşrulaştıran bir düşünce mekanizması ekiliyor gençlerin dimağına. Muhalefet adı altındaki sokak klişeleri, akademik ve güya entelektüel bir üslupla gençlerin algı dünyasına “zoraki’’ sabitleniyor. Derslerde kullanılan materyaller, öğrencilerin itildiği tartışma zeminleri, akademisyenlerin hasıraltı mesajları; düzenli bir eğitim-öğretim programıyla geleceğe yönelik işlevselleştiriliyor. En nihayetinde, tüm bunlara direnç gösteren gençlerin bile önemli kısmı kalkanlarını indirmek durumunda kalıyor ve çok yönlü diktatörlüğe mağlup oluyor.

Önceki yazıda bahsettiğimiz, nesilden nesle gelişen potansiyel tehlikeye karşı durabilecek en önemli silahımızın kurşunları işte bu vesilelerle boşalıyor.

Büyük Türkiye hedefindeki genç kuşakların “dönüşmesi’’ yahut “silikleşmesi’’; ruhen sömürgeleşmenin yanında, kartografik bakımdan da sömürgeleşen bir Türkiye tasavvurunun muhtemel mimarları olacak “karşı’’ nesle karşı elimizi kolumuzu bağlıyor.

Ne yapacağız?

Yorumlar

Yazara ait diğer yazılar

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.