Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Nerelisin sen gardaş?

Cânım kâri, daha önce “toprak insanı kendine benzetiyor” demiştim sana. Yine öyle düşünüyorum aslında ama hata ettiğimi ya da eksik söylediğimi kabul ediyorum şimdilerde. İnsan da yaşadığı toprağı kendine benzetiyor. Kendi gibi, kendinden gibi, bir parçasıymış gibi… Değiştiriyor, başkalaştırıyor. Her zaman güzelleştiriyor diyemiyorum ama kendi gibi ettiğini ve kendine benzettiğini kabul ediyorum.

“Anadolu” demenin bir yeri, bir mekânı anlatmaktan çok bir hayali anlattığını düşünüyorum ben. Ya da öyle olmasını istediğimden öyle gibi hayal ediyorum. Aslında olmayan ama hayali kurulan bir diyar gibi. Ecdat geldiğinde bulduğunu değil hayalinde kurduğunu bize anlattı belki de. Hep şöyle hayal ederim onların öz yurtlarından çıkıp da buralara gelmelerini, eski Fars hikayelerinde olduğu gibi yıllarca süren bir yolculuk ile aranan şehirler, gidilen diyarlar gibi. Aslında Simurg’u aramak için yola düşen ve nihayetinde Kaf Dağ’ını bulanlar gibi. Tuhaf biliyorum ama hayal ediyorum.

Anlamaz, bilmezsin sen bizim halkı, 
Sevgiyi bulasın, yakına gel ki…
Kalıplar gerçeği göstermez belki
Gönül perdeleri sökülsün de gör.

Anadolu tam da öyle bir yer bana kalırsa, insanı saf ve insanı temiz… Toprak mı insanı kendine benzetmiş yoksa insan mı toprağı, karar veremiyorum.  Aslında “Anadolu” derken bir hudut çizemiyorum da. Tek bir coğrafyadan sınırlı bir mekândan bahsedemiyorum. Daha fazlasını söylemeye çalışıyor daha büyük bir hayal kuruyorum. Çok sevmesem de bu kelimeyi “ütopik” bir mekândan bahsediyorum. Şöyle gibi; dünyada temiz ve masum insanların yaşadığı her yerin adı Anadolu’ymuş gibi geliyor bana. Belki de dünyada bile değil. Var ama yok gibi. Belki roman yazıyor ve hayal kuruyor olmanın verdiği bir hürriyet ve salahiyetle daha kolay ve daha cesur kurabiliyorum bu cümleleri.

Belki de olmayan bir yer, sadece hayallerde var olan ama gidilip görülemeyecek, yaşanamayacak, yürümekle varılamayacak bir yer… Eski zamanlarda mutasavvıflar kendileri için böyle bir hayal şehir kurmuşlardı. Yoktu ama vardı. İsmine Lâmekân demişlerdi.

“Nerede masum nerede dertli nerede saf ve nerede inanmış adamlar varsa orası Anadolu’dur” diyesim var. Ve evet biliyorum benden evvelkiler “Nerede bir evliya kabri varsa orası Türk toprağıdır” demişler. İşte tam da onun gibi.

Geçtiğimiz birkaç gün Uşak’taydım. Küçük, güzel ve masum bir Anadolu toprağı… Dolaşırken bir dükkâna girdim. İçeride oturup çayını içen amca halimden sezmiş olacak ki

-“Nerelisin sen gardaş?” dedi.

-“Sivaslıyım amca” dedim. Tebessüm etti.

-“Desene hemşeriyiz.”

-“Öyle mi? Siz de mi Sivaslısınız?” diye sordum.

-“Yok ben buralıyım” dedi.

-“E nasıl olacak o zaman?” dedim.

Arkasındaki ocakta duran demlikten bir çay doldurdu. Getirdi elime verdi hemen. Başıyla içmem için bir hareket yaptı. Karşı koymadım hem demli çaya hem de bu samimi amcaya. İçtim.

-“Heh, bak işte şimdi hemşeri olduk” dedi.