Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Nimet, afet ve zor zamanlar

Cânım kâri, insan dertle örülmüştür bence. Şunu demeye çalışıyorum; kimi çevirsek ve sorsak, her nerede yaşıyor olsa kaç yaşında olsa ve ne iş yapıyor nasıl yaşıyor olsa da herkesin bir derdi vardır muhakkak. Kendincedir, bazısına göre hafifçedir, azdır lakin derttir hepsi işte belki de bunun için herkesin dünyası kendi derdi kadardır. Yaşamak biraz da dert biriktirmeye benzer. Ve bence tecrübe dediğin de o dertlerle baş etmeyi öğrenmenin kendisidir. Herkesin ayrı ayrı ve başka başka dertleri olsa da bir de he birimizin olan ve hepimizde aynı duran dertler vardır. Hep birlikte acısını çektiğimiz, hep birlikte kederlendiğimiz ve hep birlikte bir çare beklediğimiz dertler…

Bizler, kabul edelim ki zor zamanların çocuklarıyız. Elbette daha evvelkilerin derdi de onlar için böyledir ama benim bahsini açmaya çalıştığım başka bir mevzu. Tam da içinde olduğumuz bu zaman zifiri karanlık bir gecenin ardından güneşin ufuktan doğduğu zaman gibi. Otuz yaşının üzerinde olanlar geceyi de hatırlıyorlar ve bu gecelerde çekilen çileleri de Ama daha o yaşlara gelmemiş olanlar ve hatta on beş yirmi beş yaş arasında olanlar için çileler çekilmiş, karanlık bitmiş ve gecenin gamını derdini yaşayanlar göçüp gitmişler de günü bize bırakmış gibiler. Hatta Şehit Muhsin Başkan’ın dediği gibi belki de “Vatanı sevmenin çilesini biz çektik, edebiyatını onlar yaptı.” Bana öyle geliyor ki merhum Muhsin Başkan’ın onlar dedikleri bizleriz. Ya da kendi üzerime alınarak söyleyeyim; benim belki de. Zira yıllarca çilesi çekilmiş, hayali kurulmuş, rüyası görülmüş günleri bizler yaşıyoruz. En azından benden yaşça biraz daha küçük olup da okulunun kapısının önünde polislerin beklediğini, kız kardeşlerinin başlarında peruklarla derslere girdiklerini, asker analarının tel örgülerin ardında bekletildiğini, nur yüzlü amcaların sakallarından tutulup da yerlerde sürüklendiğini, bugün normal olan lakin o gün bu normal denen şey olsun diye Sultan Ahmed Meydanı’nda, Eyüp Sultan Avlusu’nda yumrukların, tekmelerin karşısında durulup da coplar yendiğini bilmeyenlere bunları anlatmak gerekmez mi en azından? Gerekir ama öyle zor ki bunları anlatabilmek. Şimdi istediği her üniversitede okuyabilen bir İmam Hatipli gence kat sayı probleminin ne olduğunu sorsak verecek bir cevabı olduğunu sanmıyorum, başında örtüyle öğretmenlik yapamayacağını, okuluna giremeyeceğini söylesek yeni mezun bir kardeşimize bunun saçmalık olduğunu falan söyleyecektir ve olduğuna inanmayacaktır.

Bütün bunları bilirken, yaşamışken, acısını sızını çekmişken, yaşlı dedesinin bedenine vurulan coplara şahit olmuşken ve bunları unutmaması gerekirken biz gibilerin şimdi bunca rahatlık içinde bu hale şükretmesi gerekmez mi?

Benim sorum şu şimdi? Çabuk unutmadık mı bunların hepsini? Yıllarca hayalini kurduğumuz ve birilerinin “inanç özgürlüğü” diye bas bas bağırdığı ama en çok zulmü de onların yaptığı bu dönemleri şimdinin gençlerine ve hem de bizim mahallenin gençlerine nasıl anlatacağız? Üzülerek gördüğümü söylemek zorundayım. Uğrunda gözyaşı dökülen, dayaklar yenen, memleketini terk edip gitmeye mecbur edilenler bugünün “sosyetik” Müslümanlarına haklarını helal edecekler mi?

Daha evvel kendimce uyarmıştım ve şimdi de aynını yapıyorum. Zira bir musibetin bin nasihatten evla olduğunu bildiğim halde bunca şımarıklık ve bunca maksattan uzaklaşıp da hedefi unutuşun başımıza bir musibet olarak dönmesinden vallahi korkuyorum.

Ve tekraren söylüyorum; Biz zor zamanlarda büyüdük kâri. Zor ve karışık zamanlarda… Aslında şöyle düzeltmek lazım; zor zamanların sonlarında büyüdük. Bizden evvelkiler çok daha zor ve çok daha karışık zamanları yaşadılar. Dışlandılar, itildiler, ağladılar, hem de çok ağladılar kâri. Bugünler için o günlerini, dünlerini ve daha pek çok şeyleri feda ettiler. Sadece bir kişiden ya da sadece bir topluluktan falan bahsetmiyorum. “Kimdi onlar?” diye sorsan bana senin de bildiğin bir cevabı vereceğim elbette. Benim babam, senin baban, deden, amcan, dayın, annen, teyzen, abin, kardeşin… Daha bilmem ne kadar fazla tanıdıkların. O zor zamanlarda sokaklarda senin hakkını, senin inancını, senin namusunu, şerefini savundular. Coplandılar, dayak yediler, nezaretlere girdi, hapishanelere terk edildiler. Ben de inanmazdım, kendi gözlerimle görmeseydim.

Şükrü bilinmeyen nimet, afet olur; elden gider.