Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Öksüz medeniyetin izinde: Endülüs -I-

TARIK BİN ZİYAD’IN YOLCULUĞU

Yıldızın parladığı anlar vardır. Bu anlar insanın hayatının dönüm noktalarıdır. İnsan hayatı için olduğu kadar milletler ve devletler için de bu zamanlar önem arz eder. Basit bir karar, küçük bir hareket büyük sonuçlar doğurur.

İşte Berberi komutan Tarık bin Ziyad 711 yılında askerleriyle Cebeli Tarık Boğazı’nı geçince geri dönülmesini engellemek için gemileri yaktırarak tarihi bir dönemin başlangıcını yapmış oldu. Bundan sonra yaklaşık 800 yıl İber Yarımadası İslâm toprağı oldu. İslâm’ın ışığı Endülüs’te yeni bir medeniyetin doğuşuna vesile teşkil etti. Matematikte, fizikte, kimyada, astronomide ve birçok bilim dalında Avrupa’ya ışık tuttu. Felsefede, edebiyatta dünyayı aydınlattı.

Tarık bin Ziyad’ın gemileri yakması darbı mesel olarak hâlâ varlığını sürdürmektedir. Bir olay ve durum karşısında kararlılığımızı ifade etmek istediğimizde “Artık geri dönüşü yok; Tarık bin Ziyad gibi gemileri yaktım” deriz.

Endülüs’e gitmeden önce hakkında çok az şey biliyordum. Sloganlaşmış birkaç cümleden öteye gitmeyen bilgimin bir kısmının da yanlış olduğunu sonradan öğrendim. Genelde bilinen, Müslümanların orada büyük bir medeniyet kurduğu ve bu medeniyetin İspanyollar tarafından yok edildiğidir. Bu bilgi doğru; ancak içi dolu olmayan bir sloganik yargı. Bu medeniyetin tam olarak ne zaman kimler tarafından kurulduğu, coğrafi olarak sınırlarının ne olduğu hakkında çok şey bilinmez. Benim kafamda da 200 ila 300 yıl kadar yaşamış ve İber Yarımadası’nın küçük bir parçasında egemen olmuş bir devletti Endülüs.

Oysa benim bildiğimin aksine Endülüs bütün İber Yarımadası’nı, yani bugünkü İspanya ve Portekiz’i kapsayan bir devletti. 800 yıl boyunca bu toprakları mamur hale getirmişti.

Biz biraz dünyaya ve tarihe sadece Osmanlı perspektifinden bakıyoruz. Aynı dönemde yaşamış devletlerle o dönemlerde de olduğu gibi tarih bilgisi olarak da fazla ilgilenmiyoruz. Osmanlı’nın büyüklüğü bize hep yetmiştir. Bazen Arap arkadaşlarla ümmet üzerine konuştuğumuzda onların şöyle serzenişi ile karşılaştığımı hatırlıyorum: “Sizin biz dediğiniz şeyin içinde sadece Türkler var; oysa biz Türk değiliz. Bizim sizinle ortak bağımız Müslümanlığımız.”

MADRİD

İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması nedeniyle Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde etkinliklere katıldık. Bunlardan birisi de Madrid’de düzenlenen turizm fuarıydı. Fuarda stand açarak İstanbul’u tanıtma çalışması yaptık.

Madrid’in en işlek caddelerinden birisinde büyük bir binanın duvarına İstanbul silueti yerleştirdik. Bu resim gece ışıklı panoya dönüşünce İstanbul’un güzelliğini daha iyi yansıtıyordu. Kültür Başkenti projesi nedeniyle yapılan tanıtım kampanyası, İstanbul’un yurt dışında yaptığı ilk ve en büyük çalışma idi.

Madrid, İspanya’nın ortasında yaklaşık 4 milyon nüfusu, geniş caddeleriyle Ankara’ya benziyor. Madrid’in Müslümanlar tarafından kurulduğunu ve isminin de Arapça’dan geldiğini duyunca çok şaşırmıştım. Ancak Müslümanlara dair herhangi bir iz de göremedim. Ancak İspanyollar Avrupalılardan çok Araplara benziyorlar. Tipleri, oyunları ve dillerinde Arap etkisini görmemek mümkün değil. Arapça’daki “el” takısı İspanyolca’da da var. Boğa güreşinin ve Flamenko’nun da Araplardan geldiğine dair sözler işittim. Hatta bazı kimseler İspanya Avrupa değildir, Avrupa İber Dağlarında biter diye ifade ettiler.

Rehberimiz İspanya’nın üç “F” ile bir “S”den ibaret olduğunu söyledi. Bunların ne olduğunu sorunca “Futbol, Flamenko, Fiesta ve Siesta” cevabını aldık.

Bu üç “F”den futbolun İspanya için ne anlam ifade ettiğini çoğumuz biliriz. İspanyol futbolu dünyada bir ekoldür.

Flamenko ise İspanyol halk müziği eşliğinde yapılan dansın adı. İyi bir grubu seyrettiğinizde Flamenko’nun sadece eğlencelik gösteri olmadığını anlarsınız. İçinde hüzün, onur ve kahramanlık gibi temaların işlendiğini hissedersiniz.

Fiesta da İspanyolların festivallere, eğlencelere verdikleri isim. Fiestalar sadece İspanya’da değil, İspanyolca konuşulan bütün coğrafyalarda meşhur.

Siesta ise öğle yemeğinden sonra kısa süreli uykunun adı. Siesta İspanya dışında yine İspanyolca konuşulan ülkelerde yaygın. Aynı durumu Yunanistan’da gördüm. Öğle saatleri bütün dükkânlar kapanıyor, ikindi sularında açılıyor. Aslında siesta bizim de bildiğimiz, ancak uygulamadığımız bir davranış. Bizim kültürümüzde siestanın adı Kaylûle. Peygamberimiz (s.a.v.) hep yapmış ve de yapılmasını tavsiye etmiş. Ancak sünnetler konusunda hassas olan Türk milleti her nedense bu sünneti ihmal ediyor.

TOLEDO

Tarih merakımı bilen arkadaşlar “Madrid sana yetmez. Bize başka program yaptın mı?” diye takıldılar. “İber Yarımadası’nda görecek çok şey var, ama vaktimiz dar. Ancak İslâm şehri Toledo’yu görebiliriz. Böylece Endülüs Medeniyetine bir kapı aralamış oluruz” dedim.

Ertesi gün erkenden Toledo’ya gitmek üzere yola çıktık. Sanıyorum yolculuğumuz bir saatten biraz fazla sürdü. Madrid’le Toledo arası 70 km. Bir vadinin iki yanında Toledo’ya varınca ayrı bir aleme geldiğimi hissettim. Kadim medeniyetimizin eski medinesi bütün görkemiyle ayakta. Toledo adeta bir maket şehir. İçimden “Yarabbi insanlar inanıp azmedince neler yapıyorlar” diye geçirdim.

Tepenin yamaçlarına kurulmuş Toledo’nun dar sokaklarında tarihin derinliklerinde yolculuğumuza devam ettik. Üç yanı Tajo Nehri’yle çevrili şehre Müslümanlar Tuleytula adını vermişler. Şehri iki yakası Tajo Nehri’nin üzerine kurulu tarihi köprülerle birbirine bağlanıyor.

Toledo tarihte önemli görevler icra etmiş bir şehir. Toledo’yu İspanyollar ele geçirince bir tercüme okulu kurarak Müslüman alimlerin kitaplarını İspanyolcaya çevirmişler. Madrid’den önce İspanya’ya başkentlikte yapmış. Şimdilerde 90 bine yakın nüfusuyla bir turizm merkezi olarak hayatını sürdürüyor.

Toledo’da yapılan ilk mescidi görmeye gidiyoruz. Dar sokaklardan aşağı indiğimizde restorasyon nedeniyle iskele altına alınmış kubbeli küçük bir mekanla karşılaştık. İnşaallah yaptırılmıştır. Çünkü İslâm eserlerinin olduğu birçok yerde restorasyon nedeniyle onlarca yıl kapalı kalan binalar gördük.

Tarihte Toledo’nun da hoşgörü şehri olduğu söylendi. Bu hoşgörü meselesine de bir açıklık kazandırmak lazım. Müslümanların yönetimlerde olduğu yerlerde hoşgörü egemen olmuş. Müslümanlar yönetimi kaybedince hoşgörü şehri olan yerlerde korkunç zulümlerin olduğunu müşahede ediyorsunuz. Nitekim 800 yıl Müslümanların yaşadığı İspanya’da hiç Müslüman kalmayacak şekilde bir katliam yaşandığını biliyoruz.

SEVİLLA

İspanya’ya ikinci gelişim Paris üzerinden oldu. Paris Kitap Fuarına katıldıktan sonra Endülüs’ün düşüşünden sonra yaşananları anlatacağımız Moriskolar belgeselinin mekânlarını görmek üzere İspanya’ya geldik. Paris’ten İspanya Havayolları uçağıyla Madrid’e vardık. Bu defa yolumuz Sevilla’ya. Rehberimizle beraber Madrid’den kara yoluyla Sevilla’ya geçtik.

Sevilla, Arapça adıyla İşbiliye, İspanya’nın yaklaşık 2 milyon nüfusuyla en büyük şehirlerinden birisi. Endülüs’ün de en önemli merkezlerinden; çok sayıda tarihi eser mevcut. Bunların başında Alkazar Sarayı geliyor. Alkazar Sarayı İspanya Kralları tarafından Müslüman ustalara yaptırılmış. Saray yapılırken El Hamra Sarayı esas alınmış. El Hamra’daki sanatı geçemeyeceğini anlayan İspanya kralları çareyi onu taklit etmekte bulmuşlar. Sarayın duvarlarında El Hamra’da olduğu gibi Arapça “Ve La Galibe İllâllah” yazısını bol miktarda görüyoruz.

Süs havuzlarıyla, ağaçlarla süslü bahçeleriyle saray görülmeye değer. Yine Sevilla’da, camiden bozma, Avrupa’nın en büyük katedrallerinden birisi bulunuyor. Camiin minaresi de çan kulesine çevrilmiş. Sevilla’nın ortasından Guadalquivir Nehri geçiyor. Nehrin kenarında altın kule Endülüs’ün bekçisi olarak yüzyıllardır nöbet tutmaya devam ediyor. Bu kuleyi görünce aklıma Selanik’teki Beyaz Kule geldi. Silindirik yapılarıyla birbirlerine benziyor.

RONDA

Ertesi gün Ronda’ya gidiyoruz. Ronda, Malaga’ya bağlı bir kasaba, yüksek bir uçurumun üzerine kurulmuş. Kasabayı birbirine bağlayan tarihî köprünün adı Yeni Köprü, diğer adı Arap Köprüsü. Müslümanların izini burada da görmek mümkün. Camiden bozma kilise, beyaz, cumbalı evler buraya kimliğini kazandırıyor. Şehir yüksek bir tepede kurulduğu için çevredeki engebeli tepeleri her yönden görebiliyorsunuz. Eğer yanlış aklımda kalmadıysa Endülüs’ün son kalesi burasıymış. Arap Köprüsünden bakınca aşağıdaki vadi ürkütücü görünüyor. Evleri tam uçurumun kenarına yapmışlar. Vadiye merdivenlerle iniliyor. Bizde aşağı inerek heybetli köprüyü ve şehri alt açıdan görüyoruz.

Gelecek bölümde iki zirve şehir, Kurtuba ve Granada’yla medeniyet yolculuğumuza devam edeceğiz.