Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Özgürlük putu insan dehasını geliştirir mi?

İnsanda düşüncenin, fikriyatın gelişimi özgürlüğe mi bağlıdır? Genel kabul, özgürlük alanı genişledikçe düşünsel ve fikirsel dehanın arttığı yönündedir.

Fakat…

Fıtrat, norm ve çevre etkenler göz önüne alındığında, gerçekten insan zihnine has, geliştirici ve olgunlaştırıcı bir “özgür alan”dan söz edebilir miyiz?

İnsan, fikrî gelişimini, mevcut bulunduğu sosyal çevreye ve tabiat ile olan ilişkilerine göre biçimlendirir. Umumiyetle cemiyetin dikta ettiği bilgiye, doğa ve eşya âleminden yorumladığı teknik anlayışa göre kendini, cemiyeti, doğayı, eşyayı tanımlar.

Bu, bir çeşit hayatta kalma, hayatın akışına yamalanma kavgasıdır. Zira cemiyet ve tabiat, insanı kendi yapısına uydurur, benzetir ve alıştırır. Zamanla da kısıtlar. Bireycilik, toplumculuk ve hatta tabiatçılık gibi popüler akımlar, insanın giriştiği bu kavgaya birer tepki biçimidir. Fakat çeşitli merhaleler geçirip yozlaşmış, nitelik kaybına uğramış birer tepki… Bireyciler, ferdî menfaatleri genel toplum çıkarlarından üstün görür ve düşünceden iktisada egoist bir tavır takınır. Toplumcular da onları doğuran toplumların aşıladıklarıyla, ferdî egoizmi dizginlemeyi amaçlar. Sosyolojik ve antropolojik sorunlar genelde bu kaotik çatışmadan fışkırır. Çünkü zamanla bireysel şuur “trajikleşir” ve nefsi ikonlaştırır. İçtimaî şuur da bir tür müdahale, kısıtlama fetişizmine esir olur.

Durum böyle olunca, nasıl bir özgürlükten söz edilebilir? Daha doğrusu herhangi bir özgürlük biçiminden söz edilebilir mi?

Bilhassa pozitivizm odaklı hayat düzeninde alt resim şu:

Ferdiyetçi, aslında kendi öz nefsine; toplumcu da, bir nesne olarak ele alınabilecek toplumun ruhuna köle oluyor. İçinde yaşayabilmek için tabiatı tanıyıp, tabiat bilgisini çözümleyip, ekolojik dengeyi bozmayan pratik bir hayat planlamasının parçası olacakken; tabiatı insana esirleştirmek ve bu hususta manipüle etmek hırsıyla ona bütünüyle sahip olmak istiyor…

Bu bir kaostur. İnsanın, fert-cemiyet-tabiat ile olan ilişkisinde dengeyi tutturamadığı ve neticede kendisine bu üçleme namına yeni putlar ürettiği bir kaos… Ve bu kaos düzlemi dahilinde, bir “hür alan” düşünülmesi, hakikate yönelik tanımların sağlıklı yapılabileceği iddiası abesle iştigaldir. Çünkü bu kaos evreninde, kavramlar ve olaylar mevcut “kaos düzenine” göre tanımlanır, tartışılır. İnsan, fıtratı itibariyle cevaplamak zorunda hissettiği varoluşsal soruları; modern putlar tarafından yönlendirilmiş, kafese alınmış bir zihin mekanizmasıyla cevaplandırır. Beşerî hudut yerini bilmez; sahte, değişken -sözde- hakikatler üretir. Deha kirlenir.

Mesele şu özet yaklaşımlarla çözülebilir:

Özgürlük mefhumunu Mutlak Hakikat’ten ayrı düşünememe ve birey/toplum üretimi sahte hakikatlerin tüm dayatmalarını bütünüyle reddetme basiretini sergilemek…

Fert, cemiyet ve tabiat üçlüsünü, bunlar arasındaki organik ilişkiyi; insan müdahalesiyle mutasyona gebe kalabilen, sınırlı, aciz bir özgürlük ve hakikat anlayışıyla sınırlandırmamak…

Ferdiyet şuurunu, bünyesinde yeşerdiği cemiyette yoğurabilmek ve aynı zamanda sivrilmesi icap eden ferdiyet vasfını cemiyetin yararsız tekdüzeliğinden sıyırabilmek…

Tabiatı, insan nefsine köle bir obje olarak görmeyip; insanın objektif ve sübjektif, fiziksel ve ruhsal, bilimsel ve sanatsal ihtiyaçları için yaratılmış bir nimet biçiminde idrak etmek…

İşte bu, kaba çizgilerle, muhtaç olduğumuz dehadır.

Toplumların medeniyetleşmesi için de bu dehanın, fert ve cemiyet bazında eylemleşebilmesi gerekir.