Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Piizci Hübel, 6 ayaklı tanrılar ve bazı put kırıcılıklar

Bu Makaleyi Dinle!


00:00

İlkokul çocuklarını, ülkeyi saran tek tip portrelere secde ettiren ‘’eğitimciler’’ ifşa olmuştu geçenlerde.

Kendi idrak lügatimde, Türkiye’de “eğitim” ve “eğitimcilik” kavramlarının tam karşılığı budur aslında. CHP düşüncesinin Müslüman Türk ruhunu imha edici 6 ilkesini aracı kılarak, çocukları pagan ibadetlerine mecbur bırakan “anma programları”; tam olarak sosyal terbiye organizasyonumuzun bir tasviridir.

Aklıma kazınan görüntülere kendi büyütecimden bakayım:

Yağlı boyalarla yapılan putları, öğrenci barkotlu kölelere taşıtarak okul bahçelerine montelemişler; modern cumhuriyet ayini için gerekli süsleme işlemleri, dekorlar vesaire ayarlandıktan sonra da zarurî secde emrini vermişlerdi. Fakat zannettikleri gibi; toplumu ideal çağdaşlık seviyesine eriştirecek yeni bir amme hizmeti, arzulanan laik düzen için ideoloji çapında yeni bir komünikasyon ağı sunamamışlardı Türkiye’ye. Zira emekli Bâbil tanrılarının ulaşım ve etkileşim sıkıntısı da, aşağı yukarı aynı yöntemlerle zaten birkaç bin sene evvel çözülmüştü. Yegâne nüans, antik Mezopotamyalılar’ın, meydanlarda tantanalı haykırışlarla tapındıkları putlarını hayvanların sırtına yüklemesiydi.

Hafızama ister istemez Mekkeli müşrikler düştü şimdi. Hani şu, puthânelerde depoladıkları putlarına dadı, bekçi filan kiralayan tipler… Asayiş önemliydi ne de olsa onlar için. Yeme-İçme-Temizlik dahil (premium) paket hizmet vermeden de putlardan putluk yapmalarını beklemek abes olurdu. Türlü dileklere kavuşmak uğruna hediyeler takdim ederlerdi âşık oldukları sanemlere. Putların cazibe alanından taşmadan kallavi ziyafetler tezgâhlar, müşküllerinin derecesine göre cömertçe kurban adarlardı. Hübel vardı mesela; majör putlardan biri… Fevkalâde prezantabl… Sistemini çok başarılı oturtmuştu…

Anlatılır ki Hübel’e tek seferde yüz deve kurban kesilirmiş. Fakat Hübel’in canı arada piizlenmek isterse, şarap kabul etmişliği de olurmuş. Leş kokusunu gidermek için de bazen, parfüm niyetine buhur armağanlarına meyledermiş. Kimi zaman da şefkati(!) kabarır, kendisinden medet umanların çoluk çocuğuna sulanırmış…

Okula gidip “6 ayaklı” karizmatik ikonalara secde etmek zorunda bırakılan, daha da kötüsü yıllarca “eğitilerek” bu ilkel tapınma egzersizlerini iştahla yapar hâle gelen körpe dimağların soluduğu kimlik yıkıcı hava çok da farklı değil. Bu çocukların zihnine, ortalama 5 yaşından itibaren resmî eğitim müfredatıyla dev bir put dikiliyor. Okullar puthane, dadılar öğretmen, kurbanlar öğrenci… Yeni prosedür böyle. Üstelik tek seferde yüz değil, milyonlarca çocuğu sarışın mavi gözlü kültlere tapınmaları için kurban ediyoruz.

Şu felaketin nasıl bir cinayet olduğunu kitlelere anlatamıyoruz. Belli Müslüman çevrelerde bile basit bir aşırılıkmış gibi geçiştiriliyor. O kepaze öğretmenlerin böyle kepazelikler yapmasına zemin hazırlayan bir tedris nizamının pençesindeyiz çünkü. Bu pençeyi, her yeni nesilde havsalamıza kendimiz saplıyoruz. Ve kendimize yaptığımız bu işkenceden sadistçe haz alıyoruz.

Çocuklarımızı gönderdiğimiz okullar; ülkemize, dünyaya faydalı fertler değil, cahiliye devri ritüellerini tekrar tekrar modalaştıracak fason mahsuller çıktılıyor. Ve müstemlekeci kontratlarına bağlı bu kültür endüstrisi hareketi; bir çeşit “güncel heyecan” kategorisine de girmiyor. Dünümüzü, bugünümüzü ve yarınımızı ilgilendiren; bize, topyekûn (neden?)lerin cevabını verecek bir sosyal patoloji vakıası olarak karşımıza çıkıyor…

Mevzuyu tekrar kaşımak ihtiyacı hissetmem bundandır.

Milâdî 700’lerin Bizans konsili, yaşadığı küfür dairesi içinde büyük atılımlar yapmış kendi fetişlerini parçalamak için. Bir müddet, ikonoklast taarruzlarla, kusurlu akıllarına musallat olan tüm heykel ve tasvirleri küstürmüşler.

Biz, ezelî ve edebî kusursuz mukaddeslere kök saldığımız hâlde; 20. asır başlarında cebren ve hile ile izanımıza ekilen fetiş objelerine cila çekmek takıntısını aşamıyoruz hâlâ. İman çemberimizde yeri olmayan İngiliz işçiliği şirk nesnelerini, bir daha doğmamak üzere ruh ufkumuzdan batıramıyoruz.

Evet, birtakım kötü anılarımız var. Keskin inkılaplara maruz kaldık. Rejimimiz, dilimiz, zihnimiz değişti.

Ama zamanı geri alamayız. Ne olursa olsun kendi kuşatıcı ikonoklazma hamlemizi artık billurlaştırmak zorundayız.

Bizim için ikonoklazma, medeniyet düşmanı bir vandallık formu değil; akidemizi iğfal etmiş tüm kült aletlerini kısırlaştıran bir ‘’put kırıcılık’’ manevrasıdır. Maksadımız ne kültür yağmacılığı ne de sanat tahripçiliğidir. Hedefimiz, düpedüz tevhid; vazifemiz, tıynetimize sarkıtılan tahrif stalaktitlerini eritmektir…