Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Sahip olmak için değil şahit olmak için yaşamak

Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına

Rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem

-Kul Nesimî-

Şöyle yazmışım çok evvelden eski bir defterin sayfasına; “Dünyada ne kadar çok şeye sahip olursan dünya sana o kadar çok sahip oluyor” Aynen ve hâlâ öyle inanıyorum. Ve mutasavvıfların söylediklerini kabul ediyorum, hiçlik diye bir makam vardır ve belki de biz gibi fani ve aciz insanlar için dünyada ulaşılacak en üst mertebedir hiçlik makamı. Ya da ne bileyim, belki de onların dediği gibi her şeyden evvel kendini bilmek ve kendinden evvel haddini bilmek gerekir.

Bir vakitler dünyaya nizam vermemizin, kudretli olmamızın ve ilahi nizamın tecelli ettiği bir düzen kurmamızın sebebi bence dünyaya sahip olmak diye bir derdimizin olmamasıydı. Dünyada belki ve en fazla şahit olacak bir halde olduğumuzu biliyorduk. Yalan dünyaya sevdalanmıyor, dünyanın derdine yanmıyor ve rengine kanmıyorduk bence. Yani belki şöyle de söylenebilir; büyümek için küçük olduğunu bilmek gerekir. Biz de öyle yapıyorduk bence o ihtişamlı zamanlarda. Her şeyden evvel kul olmayı bilen insanların kurduğu ve öyle insanların yaşıyor olduğu bir devlet. Gelen belayı da şerri de derdi de Allah’tan biliyor ne isyan ediyor, ne feryat ediyor ne de kendi kârı için bir başkasına zulmediyor. İstisnaları elbette var ama kahir ekseriyetinin dünyaya bakışı da dünya karşısında duruşu da böyle. Sadece olana şükredip, olmayana sabrediyor ve şairlerinin diliyle “kahrın da hoş, lütfun da hoş” diye haykırıyorlardı. Ölümlü dünyaydı ve değmiyordu alaka-i kalbe…

Peki şimdi ölümlü değil mi bu dünya kâri? Halen dahi yalan değil mi, geçmiyor mu yani, bitmiyor mu? Öyle olmalı. Ama biz öyle değilmiş gibi yaşıyoruz. Hadi itiraf edelim kendimize; dünyayı bizim sanıyoruz. Onca devlete son vermiş, asırlarca hayale sığamayacak kadar geniş topraklara hükmetmiş ecdadın bile sahip olamadığı dünyayı biz üç kuruşluk enaniyetimizle sahipleniyoruz. Çok daldık dünyanın derdine be kâri. Çok abarttık, fazlaca kıymet verdik ve sonra vazgeçilmez zannettik. Oysa yine hata ediyoruz. Yine kusurluyuz. Kusur bulan da kusurludur diyeceksin belki de bana. Öyledir doğru ama benim itikadımca Allah insanı dünya için değil, dünyayı insan için yarattı. Ve dünyaya bunca dalmak kusurdur nazarımda.

Geçenlerde bir haber okudum ve öyle tuhaf düşündürdü ki beni. Muhtemel ki daha evvel de vardı böyle şeyler ve yaşanmıştır da ama ben ilk defa böyle bir şey işittiğimden belki de içim sızladı, gönlüm daraldı. Bir tuhaf oldum açıkçası. Tam şöyle bir haberdi gördüğüm: “Doğduğu gün annesini kaybeden bebek süt bekliyor.” İlkin ne demek istediğini anlayamadım. Neden sonra metnin tamamını okuyup da meseleyi idrak edince daha bir yandı içim. Bursa’da hamile bir kadın trafik kazasında öte âleme göçünce bir operasyonla almışlar bebeğini. Daha doğmadan öksüz kalmış masum. Daha dünyayı tanımadan ve hatta daha doğmadan ölümü tanımış. Ve gün geçtikçe kilo kaybetmeye başladığından bir kampanya başlatılmış bebek için; anne sütü kampanyası. Metin aynen şöyle; trafik kazasında ölen kadının operasyonla alınan bebeği için acil anne sütüne ihtiyaç vardır…

Gerisi, lüzumu yok,  bir hiç. Ve bence dünya işte o ufacık bebeğin beklediği anne sütü kadardır…

Ve bir de şu var; rızkı veren elbet Hüda’dır…