Son Dakika

Seküler bilim ve ateizm

Son zamanlardaki deizm tartışmalarına aslında acı acı tebessüm ediyorum. Dini ve  kültürel derslerin okullarda sayıca  artırılmasına rağmen beklenen  etkinin görülmemesi şaşırtıyor.

Kanaatımca bunda iki etken sözkonusu: Birincisi,   “bilgi aktarımı”  yolu ile ne matematiği ne de ahlaki değerleri öğretebiliyorsunuz.  ‘Bilginin’ zihinde çıktığı yolculukta ‘inanç’ halini alması için bazı safhalardan geçmesi ve beyinde işlem görmesi gerekiyor.

Eğitimdeki mevcut tablo,  bilimsel ispat ve anlama-kavrama metotlarından uzak bir şekilde sürdürülen  söyleme-anlatma (bilgi aktarımı) metoduna dayalı okullardaki hakim eğitim yapısının iflasının bir göstergesi oluyor.    Hatta şartlanma yolu ile tepkisel eğitim, istenmeyen yan ürünleri beraberinde getiriyor.

Ahlaki ve dini değerleri  en iyi örnek olma ve yaşayarak öğrenme  yolu ile  kavratabilirsiniz.  Önce,  bu gerçeğin altını çizelim.

Hocalık hayatıma başladığım ilk yıllardan bu yana, bilgi aktarımının ötesinde konuları felsefesi ve hakikatı ile öğrenci merkezli uygulamalarla vermeye gayret ettim.  Atatürk Üniversitesinin büyük anfilerinde, daha asistan olduğumuz yıllarda  Genel Kimya dersleri ile başlamıştı bu tecrübelerimiz. Konulara giriş için bazı kurgular yapardım. Rahat geçiş yapabilmek için   espri ve fıkra, yada hayata dair   anılarla  konulara  giriş yapardım. Sonraki yıllarda ise, popüler bilim ve eğitim yazarlığı yapmış olmanın verdiği kazanımlarla her derste konuların hayatla ve uygulama ile ilişkisini öne çıkardım..

Kozmozdan kuantuma, varlığın ve evrenin sırlarının nazara verilmesi öğrencide bilime karşı müthiş bir motivasyon ve istek oluşturur. Bu tarz anlatımların ve katkıların dersi ne kadar heyecanlı ve merakaver hale getirdiğini meydana gelen heyecan dalgasından ve sürekli geri dönüşlerden anlarım. Bizim yanlışımız şu: Bilimsel olgunun  bilgi-malumat boyutu dışındaki asıl boyutlarını  dikkate almayışımız.  Halbuki  bilginin bilgi ve bilim-ilim boyutu dışında o bilginin/o olayın-olgunun  hakikat, hikmet ve fıtrat yönü var. Bilginin “bilimsel” hale gelmesi  onun kullanılması ve üretilmesi, hayata bakan yönü  ile ilgilidir.  İlimden irfana giden yol böylece açılıyor.  

Bu tecrübelerimizden şöyle bir sonuca da vardım: Sadece din dersleri değil, fen bilimleri de kâinatı okumanın, insanın kendisini ve  Rabbisini de tanımanın   en önemli bir aracı halini alabilir. Bu yüzden Fen ve bilim ile birleşik verilmeyen din derslerinin etkili olmayacağı kanaati hasıl oldu bende.

Fen dersleri ve Felsefe dersleri eskiden Hikmet dersi adı ile verilirdi. Aynı kıvam ve üslupta fen derslerini tekrar hayata geçiremez miyiz? Fen derslerini seküler bilimin tanrılarının kürsüsü olmaktan kurtarmanın bir yolunun bu olduğunu düşünüyorum. 

İmam-ı Gazalî'nin dünyasında  astronomi "marifetullah"a bir vesile idi. Ve astronomisiz marifetin eksik olduğunu söyler. Kendisi Astronomi üzerine kitap kaleme almıştı.  Bugün okullara astronomi seçmeli ders olarak konuldu ama marifet vesilesi ve bilim ufku kazandıracak bir değer arzetmiyor. Hatta  hikmetten  yoksun bir şekilde yığın halinde; bilgilerin reçete gibi verildiği  kitaplar  adeta öğrenciyi bilimden soğutmak için özel olarak hazırlanmış diyorsunuz. Bu durum tabi diğer fen ders kitaplarında da söz konusu.    İlimden irfana giden yolu açmadığı gibi, tersine  yaratılış sebeplerini;  kanun ve maddeyi  Allah yerine koyan bir anlayışla kaleme alınmış bir keyfiyet gösteriyor.       

Eğitim sistemimiz, köklerinden ve değerlerden uzak tutulurken, buna gerekçe olarak laiklik gösterilmişti. Bu gerekçeyi gösterenlerin samimi olmadığını ve   bu konuda bizi nasıl yanılttıklarını isterseniz Batıdaki duruma bir göz atarak görelim. Konu bu noktaya gelmişken, bilimin kurucularının konuya nasıl baktıklarına dikkat çekelim.

Batı’nın Yahudi-Hıristiyan ve Grek-Roma temelleri üzerine kurulu bir eğitim sistemine sahip olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Örneğin Amerikan eğitim sistemi Yahudi-Hıristiyan ve Grek-Roma uygarlık fikri ve tecrübeleri üzerine bina edilmiştir. Eğer Neil Postman’ın, Building a Bridge to the Eighteenth Century (2000) adlı kitabını okuma zahmetinde bulunursak, burada bazı gerçekleri ayrıntıları ile görebiliriz.

Kitapta Amerika'daki eğitimin, Amerika'nın kuruluş safhalarında, neredeyse bütünüyle dinle irtibatlandırılarak inşa edildiğine (s.158) dikkat çekilir. Yine aynı kitapta okumalarımızı sürdürdüğümüzde Amerikan eğitim sisteminin Yahudi-Hıristiyan ve Grek-Roma uygarlığının temelleri üzerine bina edildiği de açıkça görülür. Dahası Fransa'daki ortaöğretim kurumlarının üçte biri Katolik okulları olduğuna şahit oluruz (s.159). Fransa’da böyle iken Almanya’da ve İngiltere’de durum farklı değil. Eğitimin dini temellere bağımlılığı bu iki ülkede daha güçlü.

Birçok araştırmacı ve fikir adamı materyalizmin ve ateizmin bilimsel temellerinin bulunmadığını dair ekol ve anlayışlar gelişmiştir. Hatta bu ekollerin çoğunun temelinin tevhid anlayışına destek verdiğini az bir dikkatle görebiliriz. Batıyı/Avrupayı değerlendirirken, karşımızda iki çeşit Avrupa bulunduğuna dikkat etmeliyiz. Birinci Avrupa, insani değerlere ve bilime dayanan ikinci Avrupa’nın başarılarının arkasına sığınarak bilimi ateist ideolojiye alet etme çabası içindedir. Birinci Avrupa’nın bilimi metafizikten soyutlayarak, onu materyalizme, hatta ahlaksızlığa ve dünyeviliğe alet etmesi sonucunda gelinen nokta vahimdir.

İngiliz bilim adamı Roy Bhaskar öncülüğünü yaptığı güçlü bir fikir akımında seküler bilim anlayışının bilimsel temelinin olmadığı izah edilir. Bu model ‘Eleştirel gerçeklik, fizikötesi gerçeklik veya gerçeklik ötesi’ adları ile bilinir ve yaratılışta ilim-irade-kudret hakikati dolayısıyla tek bir Yaratıcının varlığı ve gerekliliği nazara verilir.

Bhaskar gerçekliği/hakikatı üç kategoride ele alır: (i) Hakikat, (ii) olgu ve (iii) gözlem. Kâinattaki her şeyin dayandığı bir ‘İlim’ ve ‘Kudret’ hakikati vardır ki bu bunlar materyalist/seküler anlayışın nazarlardan sakladığı varlığın cepheleridir. Gerçeğin arkasında ona şekil veren bir ilmî kalıp ve güç vardır. “Olgu” kudretin gerçeğe şekil verme halkasıdır. Olguların gözlemlerimizle alâkası yoktur. Nitekim farkına varamadığımız birçok olgu vardır. Ancak, biz bilmesek de, onlar gerçektir. Üçüncü en dar kategori ise, gözlemlerimizden oluşan deneye dayalı bilgidir.

Bhaskar, materyalist temelli anlayışların gerçekliğin üçüncü kategorisinde kaldığını ve ötesini göremediğini söyler. Bhaskar bu konuda şunları söyler: “Bu dar dairedeki gözlemlerimizin perde arkasındaki derin mekanizmaları anlamakla ancak hakikat anlaşılabilir hale gelir. Yoksa, gördüğümüz düzenliliklere ‘evrensel kanunlar’ diyerek, gerçeğin aslında bu kanunlardan geldiğini söylemek büyük hatadır”.

Elbette kanun varsa, kanun koyucu ve o kanunları işleten vardır. Çünkü kanun kendi başına iş yapamayacaktır.

Bhaskar'a göre, modern bilim, kâinattaki kanunları gerçeklikle karıştırıyor. Düzenlilik gösteren kanunlar, algıladığımız olguları açıklayan gerçeklik olamaz. Belirli sebeplerin sürekli belirli neticelerle birlikte gözükmesi, söz konusu sebeplerin o neticeleri yaptığı mânâsına gelmez. Çünkü sebepler, neticeleri yapabilecek bir öze ve güce sahip değildir. Sebep-netice münasebeti, bizim zihnî kurgumuzun ürünüdür. Gördüğümüz sebepler neticeleri yapamaz. [1]

Bilimlerin çoğu kurucu zirveleri bilimin dine hizmet etmesi, yaratılışla ilgili sırlara cevap vermesi gerektiğine dikkat çekerler. Böylece bilime doğru hedef çizerler. Örneğin Atom teorisinin önemli mimarlarından Erwin Schrödinger bu konuda söyledikleri ilginçtir: ‘Bilimin insanlığa en büyük katkılarından birisi, hepimizi doğrudan alâkadar eden; ‘kimiz, nereden geliyoruz ve nereye gideceğiz?’ sorularının cevabını bulmak veya zihinleri bu konularda rahatlatmak olacaktır’.[2]

Yirminci asır içinde, maddeci felsefeyi kökünden sarsan gelişmeler oldu. Din bilim laikliği olmadığı daha iyi anlaşıldı. Zaten 20. Yüzyılın başlarından itibaren Materyalizmi kökünden sarsan, temelinden yıkan gelişmeler baş gösterince zihinlerdeki dönüşüm gecikmedi. Tanrı ve Yeni Fizik kitabının yazarı Fizikçi Paul Davies (1946-) bu gelişmeyi şöyle özetler: “Fizikî âlemin temelini teşkil eden katı birimler, bir bir eridi, hepsinin yerini metafizik bir okyanusun var-yok arası dalgalanmaları aldı. Yeni fiziğin bu fizikötesi yönelişi, çoğu insanın zihninde felsefî ve dinî dönüşümler başlattı; hepsi bu keşifleri, hâlihazır modern teknoloji toplumunun temeli olan materyalist ve katı dünyadan bir silkinme olarak gördüler.”[3]

Bu gelişmeleri ifade eden bilim adamlarından birisi Teksas Üniversitesi Beşeri Bilimler Profesörü Frederic Turner’dir(1861–1932). Kanaatını şöyle ifade eder: “Kâinat dev bir piramit gibi; piramidin en altında matematik var, onun bir üstünde fizik yer alıyor, böylece en üste doğru çıktıkça sanat ve felsefe geliyor ve onların da üstünde ilâhiyat yer alıyor. Bu anlaşıldığında, bilim Rönesans’tan sonraki en büyük devrini yaşayacak, ilahî olan ile tabiî olan ayrımı sona erecektir.”

1964 yılında Nobel Tıp Mükâfatı’nı alan John Eccles (1903–1997) daha farklı bir kanaat sergiler: “Bilim, şu hâliyle ne herhangi birimizin var oluş hikmetini açıklayabilir ne de şu temel sorulara cevap getirebilir: ‘Ben kimim? Neden buradayım ve neden yaşıyorum? Öldükten sonra ne olacağım?’ Bunlar bilimin sınırını aşan sırlar-dır.” Robert Jastow da: “Bilim asla yaratılış sırrının üstündeki perdeyi kaldıramayacak.” sözleriyle aynı fikri paylaşır.

1980 Nobel Tıp Mükâfatı sahibi nörofizyolog Roger Sperry (1913–1994) 1983’ teki bir mülâkatında; “Bilimin kendisi materyalizmle çatışır. Bilim ile din neden çatışsın ki?” diye sorar ve devam eder: “Esasen bu ‘din bilimle çatışır şartlanması’ materyalist felsefenin bilim olarak kabul edildiği zamanlardan kalmadır.”[4]

İlah gerçeğine ulaşmak için yollar çeşitlidir. Salt akıl bu yolda yeterli olmamak-tadır. Örneğin İlahi gerçeklere/hakikate ulaşmak için St.Thomas tabiattan, Descartes ise düşünceden yola çıkar. Pascal ise, kalbten yola çıkıyor ve kalbin ışığıyla sezilen bir İlaha varıyordu.[5] ‘İman isbattan farklıdır; o, kalbtedir.’ demişti.[6] Pascal, kendisine has yaklaşım biçimiyle, varoluş felsefesinin öncüleri arasında sayılır.[7] Varoluşu hayret ve hayranlık dolu bir temaşa ile seyreder. Bizi yalnızlığımızın, kaderimizin ve hiçliğimizin karşısına diker;[8] ‘Her şey, okunması zor olan şifreler halinde yazılmıştır. Evrende aydınlıkla karanlığın tuhaf bir karışımı halinde bulunmaktadır. Kısaca, bizler bir yarı karanlık içindeyiz!’[9] der. Pascal akıl ile kalbin fonksiyonlarını zıtlıklardan bir dengeye ulaştırmak için çaba sarf etmiş. Bir yandan ‘Allah’ı tanımada kalb esastır’ derken, diğer yandan akıl unsurunun terk edilemeyeceğini dile getirir. Varlığın dış çeperinin iç âlem ve manevî oluşla bir ahenk içinde birlikteliğini zorunlu görür. O'na göre şimdi, Allah’a boyun eğmek istemeyen gururlu insanın Yaratıcı'ya boyun eğerek diz çökmesi, dudaklarıyla yakarması gerekir.

Hulasa, konuyu İslam dini bağlamında ele alırsak, İslam dini bilimsel araştırmalardan ve bulgulardan bir tedirginlik duymamakta bilakis kendine güveninden dolayı bunu teşvik etmektedir. Bunun somut delili Allah'ın Kuran'da insanları araştırmaya, düşünmeye ve bilmeye yöneltmesi ile ilgili birçok ayetlerin varlığıdır.[10] Zira, yaratılış mucizesinin sırlarını bilen bir insan Allah'ın varlığına kesin bir bilgiyle kanaat getirir. Bilginin detaylarına inildikçe özellikle çıplak gözle algılanamayan mikro-kozmik ve makrokozmik alana inildiğinde) bu kanaat daha da güçlenir. Bu sebeple bilimsel araştırma ve çalışmaların en büyük bir teşvikçisi hak din olan İslamiyet olmuştur.

Konuyu fen bilimleri bağlamında ele alacak olursak, fen eğitimi esasen insanı aldığı eğitim sonucunda kendisi için yaratıldığı ve tasarlandığı belli olan tabiatı (Kâinat Kitabı) doğru anlamayı sağlamaktadır. Bu zaten Kur’an’ın bir emri ve isteğidir. Kuran’ın ilk emri “oku” dur (Alak,1). İnsan her şeyden önce kâinat kitabının bir okuru haline gelmelidir. Konuya böyle baktığımızda doğru ve sağlam bir fen eğitimi Kuran’a doğru muhatap olmanı ve onu doğru anlamanın bir gereğidir.

Konuya ister bu açıdan bakalım, isterseniz başka açılardan bakalım, hak dinle bilimin maksatları birleşmektedir. Fen bilimleri maddi ve manevi gelişmeye yol açtığı kadar, Allah’a ve inanca ait gerçekleri tanımanın da yolunu açmaktadır.

Bilim ve dinin tanımlarında ortak olmayan noktalar olabilir. Evrim teorisinde olduğu gibi, bilimin tanım ve kıstaslarını taşımayan ideolojik ve siyasî yaklaşımlar, ya da bir takım ön kabuller, bilim olarak takdim ediliyorsa, bu tezat dinin kendisinde değil, bilimin inançsızlığa alet edilmesinden ve bilimi materyalizmin malı olarak görme anlayışından kaynaklanır.

Belki de  popüler bilim yazarı olmanın  verdiği bir  gereklilikten dolayı TÜBİTAK’ın bilim dergilerini (Bilim Teknik –TÜBİTAK vd) ve tercüme ettiği kitapların bir çoğunu takip ediyordum.  ‘Kendi bilim anlayışımızı’ inşa edemeyişimizin bir sonucu olarak  başta TÜBİTAK yayınları olmak üzere ve bazı yayınevlerinin öncülüğünde  “tercüme bilim” özellikle popüler bilim kitapları ve çeşitli belgeseller yolu ile   ateist ideoloji  ülkemize taşındı.  Zafer Yayınları ve Zafer dergisi gibi birkaç yayınevi ve dergiyi  istisna edersek,  İkinci Avrupa dediğimiz Müsbet Avrupa kanalı ise sürekli kapalı kaldı. Zafer dergisinin Bilimsel Danışma Kurulunda yer aldığımı bu vesile ile belirtmeliyim.

Yine  bu vesile ile   değerli bir çalışmayı burada kaydetmeden geçemeyeceğim. Hadise rahmetli Turgut Özal’ın başbakanlığı zamanında Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’in teşebbüsü ile gelişmişti. Evrim konularının müfredatta sınırlandırılması ve ‘Yaratılış’ konularının da yer alması için ciddi çalışmalar ortaya konmuştu. Bu amaçla ‘Yaratılışı Araştırma Enstitüsü2 (Institute for Creation Research - ICR) ile birlikte bir çalışma da yapılmıştı. [11]

Bu amaçla Atatürk Üniversitesi’nde Prof. Dr. Adem Tatlı’nın da içinde olduğu akademisyen çalışma gurubunda yer almıştım. Doktora çalışmalarımın devam ettiği yıllardı. O dönemlerde bu çalışmaların içinde kısmi olarak yer almıştım. Prof. Tatlı, 28 Şubat sürecinde zamanın YÖK başkanı Kemal Gürüz zamanında bu çalışmaların “meyvesini” üniversiteden uzaklaştırılarak almıştı.

Sözün özeti,  yükselen deizm ve ateizm  inançsızlığının kaynağı başka yerlerde aranmamalıdır. Kaynak, müfredata göre şekillenen  ders kitapları ve ideolojik bilimin popüler kitap ve belgeselleri ve bu kaynaklardan beslenen medya.  Müfredat belirleyicilerinin/yetkililerin   bu gerçeğin farkına varamaması ve  bu gidişe seyirci kalmalarının bedeli ve faturası ağır olmaktadır.   

Tamir adına  bazı kıpırdanmalar ve iyi niyetli çabalar olsa da bunların hayli cılız ve zayıf kaldığını belirtmek isterim. Seküler bilimin kutsal ineklerini ve tanrılarını deşifre etmenin zamanı geldiğini düşünüyorum.  Çözüm kendi bilim anlayışımızı oluşturmakta.. Filtresiz doğrudan ithal “çeviri bilim” içinde saklı seküler inancın kodlarını çözerek işe başlayacağız.   Gençliğimizi deizm ve ateizm bataklığından bu şekilde kurtarabilir;   maddi ve manevi kalkınmanın  yolunu böylece açabiliriz.  Bilimin kendisi evrensel olsa da hedefleri ve kullanımı milli olmak zorundadır. Bu gerçeği er geç  idrak etmek durumundayız. 

[1] Collier, A.,(1994), Critical Realism:An Introduction to Roy Bhaskar's Philosophy,London: Verso.

[2] Schrödinger, E. (1999 ). Yaşam Nedir? (çev. C. Kapkın). İstanbul, Evrim yayınları.

[3] (Building a Bridge to the 18th Century: How the Past Can Improve Our Future [Neil Postman, Paperback: 224 pages; Publisher: Vintage (October 10, 2000).

[4] Bilim ve Yaratılış, 2. Baskı. Üsküdar Üniversitesi Yayınları, 2017 (Ed. Adem Tatlı)

[5] Pascal, Pensees, s.65; Wahl, a.e. s.30.

[6] Wahl, Tableau, s.32.

[7] La phihsophie, Savoir Moderne, Artdre Noiray başkanlığında, Paris,1969, 1,195; Dindar, Bilal, EMounier ve Personalizm, Erzurum Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Doçentlik tezi (Basılmamış, 1980), s.17; Foulquie, Varoluş felsefesi, s. 9; Aksoy, Ekrem, "Yazın ile felsefenin eylemde buluşması", Türk dili (Aylık dil ve yazın dergisi), sayı: 349 (Ocak 1981), 2.bsk. s.314.

[8] Wahl, Jean, Tableau de la phitosophie francaise. Gallimard, 1962, s.30.

[9] Wahl, a.e.. s.31.

[10] Kuran-ı Kerim’de düşünme üzerine ayetlerden bir kaçı: O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütfu olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır (Casiye/13). Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) ALLAH'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru ! (Al-i İmran, 191). Hiç yaratan (ALLAH), yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?" (Nahl,17). "Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkar-mak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun te'vilini ALLAH'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez." (Al-i imran, 7). "Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz? (Saffat, 137-138)

[11] Evrimci anlayışla bu sürecin değerlendirildiği bir yazı: Evrim Kuramının Türkiye ile İmtihanı (erişim tarihi 2017). https://ezgimo.com/evrim-kuraminin-turkiye-ile-imtihani/

Yorumlar

Yazara ait diğer yazılar