Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

‘Sinemanın gözdesi’nden Sarayın Gözdesi!

Dünya sinemasının son dönemde en çok konuştuğu ve alkışladığı isimlerden biri…

Önceki filmi ile hem distopik hem de ontolojik idi (The Lobster)…

Esasında her filmi öyle…

Düşünen, düşündüren bir sinemacı.

Fekat daha da önemlisi ‘kitsch’ bir yöntemin peşinde. Özgünlük ile vasat arasında gidip geliyor.

Sinema sadece biçim ve yöntem demek değil. İçerik ve hikâye de en az o kadar mühim. Bütün unsurlar birbirine uyduğu takdirde şaheserler ortaya çıkıyor. Uymayan noktalar ise aksıyor.

Yorgos Lanthimos, aksak bir istikamet üzere çok alkışlanan ve ödüllere boğulan işler yapıyor.

Son olarak Sarayın Gözdesi, birçok dalda Oscar’a aday oldu. En iyi film, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi orijinal senaryo, en iyi görüntü yönetmenliği ve en iyi kostüm dalında aday.

Roma ile birlikte adından en çok söz ettiren film. Kesin olarak ödül alacağını söyleyebiliriz.

Özellikle kadın oyuncuları ödülü hak ediyor. Hatta adaylıkların tamamını alma ihtimalleri bile olabilir. Olivia Colman, Emma Stone ve Lanthimos’un kadrolu oyuncusu Rachel Weisz gerçekten çok iyi iş çıkarmışlar.

Ancak filmin aksayan yönleri, Lanthimos’un genel olarak fazla ya da az gelen özellikleriyle ön plana çıkıyor.

Öncelikle Lanthimos, cinselliği ve kanı/şiddeti ciddi seviyede kullanan bir isim. Yöntemini ‘kitsch’e vardıran da bunlar zaten. Lars Von Trier’in yolundan gittiğini söylesek kime haksızlık etmiş oluruz bilemiyorum.

Sarayın Gözdesi, gerçekle kurgu arasında gidip gelen bir tarihi film. ‘Dönem işi’ dediğimizden…

İngiltere ve Fransa’nın savaş halinde olduğu 18. Yüzyıl’dır. Kraliçe Anne, Lady Sarah ile çok yakın arkadaştır. Fazla yakındır. Çok fazla yakındır (kitsch’lik emareleri). Sonra bir gün Abigail gelir. Sarah’nın kuzenidir. Gözünü Sarah’nın konumuna diker. Bunun için her şeyi yapar. Emeline ulaşır, ulaşmaz. Çok da mühim değil.

Bir yönetmen, emeline ulaşmak için her yolu deneyen birinin hikâyesini anlatırken, kendi emeline ulaşmak için her şeyi göstermek ya da anlatmak zorunda olmamalı.

Lanthimos’u dünyaca meşhur eden şey bu, evet. Ancak bu küresel kabul, bizim kabulümüz olmak zorunda değil. Kendi çerçevemizden bakıp, doğru bildiğimizi anlatmamız gerek.

Bu bakımdan Lanthimos, tehlikeli sularda, Trier’in izinde, sinematik olarak başarılı ancak anlam ve yöntem olarak sığ sularda yüzüyor.

Son not:

O geniş açıları, hatta ’balık gözü’nü neden kullandın be adam! Yöntemine uyduracak başka şey mi bulamadın!