Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

“Söz gümüş, sükût altın” ve yaşamak ibadettir!

Bilirdik aslında, iman, dil ile ikrardır ve iman ettiğin kaideleri yaşamak ibadettir. Fakat ne olduysa, dil ile ikrarı dillendirmekten ibadetlerimizi hakkıyla yerine getiremez olduk.

Yine bilirdik, sevdalarımız mahremiyetimizdi. Lakin sevdalar dile düştü düşeli birliktelikler azaldı.

Yardımlaşmanın en güzeli, “sağ elin verdiğini sol elin” bilmemesiydi, ancak, öyle çok kişiye değil, bir camide, bir kahvede söyledik. Cümle âleme duyurmayı marifetten saydık ve tasaddukun sessiz hikmetinden mahrum olduk.

Dilimizi, nefsimizin hizmetine sunduğumuzdan beridir, dinimizin saadet bahşeden hakikatini, sevdalarımızın mahremiyetindeki saklı güveni, yardımlarımızdaki ibadet ihlasını yitirdikçe arttı kederlerimiz, dertlerimiz.

Belki de insanın en büyük gafleti söze ve sese yenik düşmesiydi. Bir orman derinliği, bir tatlı su serinliği, bir kaya sessizliğine bürünebilseydi insan, muhtemel o ki, erecekti! Kanatsız bir yükselişle göklere değecekti!

Olmadı… Çünkü insanoğlu, Âdem’den miras kalan kelimeleri mirasyedi edası ile sarf eylerken kendini keder dehlizlerine mahkûm eyledi.

Çünkü bilemedi…

Susmanın, çöl yangını susuzluğuna tahammülsüzlüğünü söz denizinin tuzlu tadı ile gidermeyi denedi.

Bilseydi daha çok susayacağını, hiç sözün yakıp kavuran tuzunu hesaba katmaz mıydı?

Katardı katmasına da, nisyan ile malul olandı.

Göz göre göre, bile isteye, kendi yangınını kendi yakandı. Susuzluğa, susmayarak talip olandı.

Şöyle bir küçük kıssa anlatırdı büyüklerimiz:

Şahin bülbüle dermiş ki:

-İkimiz de kuş olduğumuz halde, sen padişahın sarayındasın, ben ise bahçenin dikenliğindeyim, bu nasıl iş?

Bülbül ona;

-Sen kuşları avlayıp yersin, padişahın yanında değer kazanır muradına erersin. Kuşların sultanı olursun. Ben ise günü güne eklerim, her gece sabaha kadar gülün açılmasını beklerim. Ben uyumadan o açmaz, uyanınca açılmış görürüm. Açıldığını göremem, muradıma eremem. Diken arasında muratsız ağlarım, yüreğimi dağlarım.

Şahin anlamış, söylenenin derdine dert eklediğini. Bülbüle bakıp;

-Anladım demiş. Şimdi anladım. Ben bin murat alırım ama birini söylemem. Sen bir murat almadan bin söylersin. Susan murat alır, öten muratsız kalır.

Bizim de ne çok muradımız var değil mi? Geleceği inşa etmek dileriz, medeniyet tasavvurundan söz ederiz, yanımızdakileri yoka sayıp büyük işler peşinde koşarken sevdiklerimizi ihmal ederiz de muradımıza ermelerimiz hep uzak bir tarihe kalır.

Acep muradımıza ermeyişimiz, dilimizin kıvraklığından mıdır?

Haklı haksız, yerli yersiz, fazladan söz duymanın yorgunluğu mudur gözlerimize düşen gölgeler?

Sessiz ama yine de söyleyen ve söylenen konumuna düştüğüm böylesi bir durumdayken hatta ‘beni kaç çuvaldız kendime getirir’ sorusuyla kendimi sigaya çekerken bir mesaj geldi telefonuma…

Açtım. “Baharın mübarek olsun güzel dostum!” yazıyordu.

16 yıllık vefasıyla, az ve öz söyleyişiyle, bir büyük murada davet ediyordu kadim dostum beni…

Hayat fani diyordu, yaşamak ibadet… Mübarek zamanların fevkine sükûnetle varılır diyordu… Ki, sükûnet feyzi artırır.

Gürültüsünde boğulduğun gaileleri bir kenara bırak ve bu mübarek mevsimi teneffüs eyle, tefekkür eyle diyordu.

Ve bu dediklerini beş kelimelik cümlesine sığdırmıştı.

Öyle yaptım. Nazenin bir tebessümle etrafımda dolaşan bahar mevsimini sükûnetin tahtında ağırladım. Gördüm ki, sesimin tınısında yitip gidiyormuş kâinatın sesi… Gözlerim kendime döndüğünden mevsimlere körelmişim…

Sustum ve dinledim. Aldığım nefesin ibadetten sayılmasını diledim.

 ***

Sizlerin de, “Baharı mübarek olsun” efendim!