Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Sultan II. Abdülhamid’in Şili/ Valparaiso’da müthiş kurtarma hareketi

4 Ağustos 2013 Pazar

Valparaiso’da renkli gecekondular

Artık yavaş yavaş Şili programını tamamlıyoruz. Santiago yakınlarında deniz kıyısı tarihi şehir Valparaiso’ya gidiyoruz. Valparaiso deniz ve liman şehri. Şehre girerken dağların yamaçları gecekondularla dolu. Bu güzel vadiye adeta insanlar sığınmış durumda. Bizim gecekondulardan farkı bunlar renkli boyalarla boyanmış. Yukarıdan aşağıdan bakınca renkli tablolar ortaya çıkıyor. Buradan bakınca tarih değil tarih katliamından söz edebiliriz. Sonra yamaçlardan şehre iniyoruz. Denizcilik anıtının bulunduğu parkta deniz kuvvetleri komutanlığı binası renkli ve tarihi bir değer taşıyor. Sanki 100-150 yıllıkmış gibi duruyor. Zaten daha fazla geriye gitmek mümkün değil. Tarihi binaların arasından teleferiğe doğru yürüyoruz. Aralarda küçük parklar var. İnsanlar parklarda oturup sohbet ediyorlar. Parklarda fazla sayıda gariban insanlarda dolaşıyor.

Limanda bir kaç tane tarihi gemi var. Parke taşlı ve heykellerin bulunduğu binaları geçerek teleferiğe varıyoruz. Yamaçtan inen ahşap kabin gerçekten sağlam mı diye endişe ediyoruz. Bizim gibi bazı turistlerde bekliyor. Bakımsız bir istasyondan 10 kişi alacak ahşap bir kabinle tepeye çıkıyoruz. Tepede çok sayıda dükkân hediyelik eşya satıyor. Manzara fena değil. Şehir ve liman iyi görünüyor. Hediyelik eşyalarda tam Şili usulü yünlü şallar, bayan elbiseleri, taşlar, müzikal aletler vs.

Valparaiso’da gecekondular

Tepede bir denizcilik müzesi var ancak yeterli vaktimiz olmadığı için gezemiyoruz. Ancak tepenin üzerinden yüksek sokaklarla şehir devam ediyor. Görülmeye değer iki katlı renkli evler, moteller ancak önlerinde elektrik direkleri ve kablolardan binaları görmek mümkün değil.

Sultan II. Abdülhamit’in Valparaiso’da müthiş kurtarma hareketi

Devlet-i Ali Osmanî, dünyaya yayılmış diğer vatandaşlarına karşı kayıtsız kalmadığı gibi, Şili’deki vatandaşlarını da sahipsiz bırakmadı. Devlet arşivlerinden çıkan bir belge, Osmanlı Devleti’nin on binlerce kilometre uzakta zor durumda kalan vatandaşını nasıl sahiplendiğine dair güzel bir örnek teşkil ediyor. Belgeye göre Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit, Güney Amerika’da sokaklara düşmüş bir Osmanlı kadınını ülkeye getirmek için operasyon düzenletti. Lazatorona isimli bir dolandırıcı İstanbul’a geliyor ve İstanbul’da bir kısım kirli işlere bulaşıyor. Daha sonra Edirne’ye geçerek, İsmail bey isminde bir şahsa misafir oluyor. Bu İsmail Bey denen şahsın yanında hizmetçilikle uğraşan bir Müslüman, bir Bulgar, iki de Ermeni kıza; bir kısım güzel vaatlerde bulunarak kendilerini Şili’ye götürmek istediğini söylüyor. Ve bu 4 kızı kandırarak Şili’nin liman kenti olan Valparaiso kentine götürüyor. Ve bu kente bu kızları kötü işlerle uğraştırarak, bir kısım gelir elde ediyor.

Vina Del Mar

Abdülhamit Han, dönemin sekizinci maliye dairesi müfettişi Lofçalı Mehmet Efendi’nin oğlu Mehmet Reşit’ten bir mektup alır. Mehmet Reşit Efendi, Güney Amerika’da Şili Cumhuriyeti’nin Valparaiso şehrinde yaşadığını ve tüccarlık yaptığını belirtir. Mektubunda padişaha, Osmanlı tebaasından bir kadının kötü yola düşerek frengiye yakalandığından bahseder. Mehmet Reşit, kendisinin de ilgilendiği kadın için padişahtan yardım ister.
Bunun üzerine Sultan Abdülhamit Han Bahsedilen Müslüman kadının yabancı bir memlekette sefalet içerisinde bırakılması İslam’a aykırı bir iş olacağından bahisle kadının derhal İstanbul’a getirilmesi için Mehmet Raşit Efendi ile haberleş ilerek, bahsi geçen Lazatorona hakkında dahi gerekli tahkikatın yapılması şeklinde talimatını verir.

Padişah’ın özel olarak ilgilendiği olayda kimsesiz kadının nasıl İstanbul’a getirileceği ise belgede: Müslüman kadının İstanbul’a getirilmesi işine gelince, Amerika Sefareti marifetiyle bu olayın tahkik ettirilmesi; yol masraflarının Amerika Sefareti marifetiyle tesviye ettirilerek İstanbul’a getirilmesi amacıyla Hariciye Nazırlığı’na gerekli emrin verilmesinin münasip bulunduğu ifade edilmektedir.

Vina Del Mar’da akşama doğru

Recep bey asıl yazlık evlerin Vina Del Mar ve Concon’da olduğunu söylüyor. Sahil boyu devam ediyoruz. Bir müddet sonra modern bir sahil bandı olan şehrine geliyoruz. Binalar oldukça yüksek. Kış mevsimi olmasına rağmen hava sıcak. Hafta sonu da olduğu için sahil boyu kalabalık. Sahil kenarındaki parkta geleneksel eşyalar satan tezgâhlar kurulmuş. Tam dükkânların başında Arap kıyafetli bir adam bazı metalik kaplarla yanına oturanları tedavi ediyor. Metalik kaplarla değişik melodik sesler çıkarıyor. Onun yanında pamuk helva satan adam vs. Sahilde kumdan heykeller. Gerçekten güzel yapılmış anıt gibi duruyorlar.

Vina Del Mar’da Arap Klubü

Vina del Mar okyanusa açılan bir körfez. Körfezin diğer tarafında sahil boyunca farklı mimarı tarzda binalar var. Bir lokanta tam gemi tarzında yapılmış, onun yanında batı kalelerini andıran burçlu bir bina ve önünde denizin gözetlendiği bir kule bulunuyor. Güneş batmak üzeredir. Denizde büyük gemiler daha görkemli görünüyor. Dalgalar kıyıya daha hızlı geliyor ayrı bir hava oluşuyor. Deniz kenarında bulunan kayalarda çeşitli kuşlar renkli bir topluluk oluşturuyor. Bizim denizlerde görmediğimiz değişik renk ve büyüklükte kuşlar. Küçük kulede zaman zaman turistler de gelip akşam manzarasını görüntülüyorlar. Bu sırada iki genç ne çektiğimizi soruyor. Konuyu anlatınca arkada yolun kenarında kale gibi duran yerlerin Arap Kulübü olduğunu söylüyorlar. Hiç beklemediğimiz anda gene konumuzla ilgili bir şeyleri bulmanın keyfini yaşıyoruz.

Concon’da Büyük Okyanus’tan batan güneş

Bugün iftarı Concon da yapmaya karar veriyoruz. İyi bir balık lokantasında iftar edeceğiz. İftara yetişelim diye hızlanıyoruz. Tam Concon sahillerine geldiğimizde güneşin Atlas Okyanus’undan görkemli ve renkli bir şekilde battığını görüyor hemen kamera ve fotoğraf makinelerimize sarılıyoruz. Güneş bulutları kızartmış durumda ve geniş okyanus sahilleri kızıl renge bürünmüş. Uzun kumsalda yürüyenler ilginç bir siluet oluşturuyor.

Concon’da Büyük Okyanus’tan güneş batışı

Bir de balık tutmaya çalışan adam akşam güneşinin ışıklarında tabloyu tamamlayan unsur oluyor. Bu olağanüstü manzarayı da izleyip kaydettikten sonra artık iftar saati balıkçı lokantasının yolunu tutuyoruz. Tarihi bir lokanta yaşlı bir adam hizmet ediyor. Müşteri olarak birkaç kişi var. Merdivenlerle çıkılan lokanta denize bakıyor. Her yer balıkçı malzemeleriyle süslenmiş. Belli ki eski bir işletme. Bütün gün koşturmanın sonunda yorulmuş durumdayız. Sıcak ve sulu bir şeylerde yemek istiyor canımız ancak yağ, et, helal haram derken yiyecek sayısı bazen sıfıra iniyor. Bunun tek istisnası balık lokantaları çünkü balık lokantalarında normal et yok. Domuzun olmasının imkânı yok. Balık konusunda da Şafiiler gibi denizden babam çıksa yerim diyenlerden değiliz. Hanefi fıkhına göre balık dışında deniz canlılarından bir şey yiyemiyoruz. Tabii bu kadar detayı bırakın gayri Müslimlerin yanımızda rehberlik yapan Müslüman anne babanın çocukları da anlamakta zorluk çekiyor. Ara sıra dayanamayıp soruyorlar “abi onu da mı yemiyorsun?”

Lokantayı güzel görünce sade bir balık çorbası arkasına buralara özgü bir ızgara balık yanında sebze salatası yiyebiliriyim diye içimden geçiriyorum. Önce balık çorbasının var olduğunu ve sadece içinde balık olduğunu öğrenince mutlu oluyorum. Kocaman kâselerle balık çorbası geliyor. İçinde kocaman balık parçaları ye ye bitmiyor. Çorba bol olunca ızgara işinden vazgeçiyorum. Hava iyice kararıyor. Yaklaşık 200 km yolumuz var. Dolaşarak geldik. Sanki Santiago’ya yön olarak yaklaştık ancak bu yolların çok kullanılmadığını güvenli olmadığını öğreniyoruz. Geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz. Akşam geç saatlerde Santiago’ya vardık. İnsan bulunduğu yere alışıyor sanki gurbetten eve dönüyormuşuz hissine kapıldım.

Büyük Okyanus’tan güneş batışı

Böylece dünyanın sonu Şili’ye veda etme vakti geldi.

Yarın erkenden yola çıkıyoruz. Yolumuz uzun Columbia üzerinden Meksiko City’ye varacağız.