Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

“Suriye artıkları…”.

Araca her geçtiğimde TRT Türkü Radyosu ile hemhal olurum. Gelenekselliğin yaşayan bir klasiği olarak radyonun bir gün hayatımızdan çıkabilme ihtimali beni üzer. Radyo ve radyo kültürünü her halükarda yaşatmak gerektiğine inanıyorum…

Bundan iki ay önceydi sanırım. Sabah evden çıkmış işe giderken her zamanki gibi bir refleks haline dönüşmüş araç içi hareketimle radyo düğmesine dokundum. Çukurova’dan seslenen TRT Türkü’nün konuğu Suriyeli Halk Ozanı Mahmut Coşkun idi. Bayırbucak Türkü olan Mahmut Coşkun iç savaş sonrası Türkiye’ye sığınmış bir Suriyeli. Mahmut Coşkun’un yazıp bestelediği ve okuduğu barak türü türkülerden biri “Yüz yıldır halımız sorulmadı” türküsüydü. Bu türküsü ile Coşkun, Osmanlı sonrası Suriye’de yaşayan Türkler’in, Kürtler’in, Araplar’ın yaşadığı drama, sahipsizliğe ve kimsesizliğe ağıt yakıyordu.

Sunucunun sohbet ortamında gerçekleştirdiği programda Suriyeli Mahmut Coşkun hem söylediği türkülerle hem de sohbetiyle Suriye denilen ülkenin aslında Türkiye’nin kendisi olduğunu anlatıyordu. Ancak Mahmut Coşkunun sohbet esnasında dile getirdiği iki husus var ki, Suriye diyerek öteki sandığımız gerçeğin ne kadar kendimiz ve Türkiye gerçeği olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu. Şöyle anlatıyordu Mahmut Coşkun: “Savaş öncesi Suriye’de yaşarken nadiren Türkiye’den bulunduğumuz bölgeye Türk araçları gelirdi. Ve bu araçların bırakın içindekileri biz bu araçların üzerine kapanırdık Türkiye’mizden gelmiş ve Türkiye’mizin havasını getirmiş diyerek. ” Bu sözler bir Suriyeli’nin dudaklarından buğulu bir tonla dökülen Türkiye sevgisini dillendiren muhteşem sözlerdi. Ancak, Suriyeli ozan Mahmut Coşkun asıl çarpıcı sözlerini sona saklamıştı: “Biz Suriye’de iken baskıcı Esed rejimi Türk’ü ile Kürt’ü ile Arap’ı ile kimseye hayat hakkı tanımazdı. Bizi tanımlarken, bize hitap ederken ‘Osmanlı, Türkiye artığı’ diye hitap ederlerdi. Bizim Suriye’deki adımız Osmanlı Türkiye artığıydı. Acı olan şu ki yüzyıl hasret duyduğumuz Türkiye’mizdeyiz şimdi ancak şimdi de bize burada, Türkiye’de “Suriye artığı” diyorlar. Oysa ben içinde Türkiye’den bir kelime geçen türküyü dinlerken duygulanıp ağladığı için onlarca yıl hapis yatan Suriyeli Türkmenler bilirim.” İşte son günlerde Suriye dediğimiz, Suriyeliler dediğimiz aslında yüz yıl önce suni Sykes Picot sınırları çizilmeden önce bu coğrafyanın asli unsurları olan Suriyelilerin dramı. Suriye demek Türkiye demektir. Türkiye demek Suriye demektir.

2013 yılında Nizip’teki Suriyeli göçmen kampımızda 1940, 50, 60’larda İdlip, Hama, Humus ta yani Suriye’nin Arap şehirlerinde doğmuş ve adı Türkiye olan 15 Suriyeli kadın sığınmacı annemiz yaşıyordu. Bugün, “Suriye artığı” dediğimiz bu insanlar bundan 80 yıl öncesine kadar en değerli varlıkları olan kız evlatlarına kendilerini ait hissettikleri Türkiye adını koymuşlardı.

Suriye adında bir ülke tarihte hiç var olmadı. Bugün adı Suriye olan topraklar İngilizler’in Osmanlı’yı bölmek adına bedenimizden ve ruhumuzdan kopardıkları topraklar ve insanlarıdır.

Beşar Esad Suriye’nin Halep şehrinde kendi aracında gezdirdiği bir devlet büyüğümüze “Bu Halep öyle bir şehir ki ikimiz belediye başkanlığı için aday olsak seni seçerler beni seçmezler” der. İşte Suriye dediğiniz toprak ve Suriyeliler dediğiniz insanlar bu kadar ki bize ait ve bir o kadar da Türkiye’nin ta kendisidir.

N’olur, Allah aşkına uyanın ve şuur altınızdaki Sykes Picotları kaldırın. Suriyeliler dediğiniz sizsiniz, kendinizsiniz. Asıl tehlike ise şuur altlarımızdaki çizilmiş Sykes Picotlardır.

Türkiye, Kuzey ile Güney’i, Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan, Osmanlı Milletler Topluluğu mirası üzerinde bir ülkedir. Göç coğrafyamızın kaçınılmaz bir gerçeğidir. Yeryüzünde nerede bir zulüm olsa insanların yönünü döndüğü ilk coğrafya Türkiye’dir ve kadirşinas Türk milletidir.

Yapmamız gereken ise bir Göç Bakanlığı kurarak göçün mahsurlarını minimize faydalarını maksimize etmektir. Mısır gibi bir ülkenin dahi göç bakanlığı olduğunu düşünürsek ötesini konuşmaya gerek var mı?