Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Tarih geçmiş değildir ki

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla övemem

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem

Mehmet Akif

Kayıt tutmayız, deftere sır vermez, tek kelam etmeyiz. Kitaplarla konuşmaz, onları hiç dinlemeyiz. Dedelerimizden dinlediğimiz birkaç sohbet bakiyesi, oradan-buradan işittiğimiz bazı tarih ve ibret numunesi… O kadar! Tarih deyince havsalamızda cana gelen bütün bir hayat bu kadar işte…

Oysa maziyi hep sevdim ben. Öyle çok sevdim ki bazı vakitler o zamanlarda yaşamış olmak için, en azından bir rüyada görmek için dualar dizdim uykularımın gerdanına. Hafızamın en derin kuyularına onu atmaya gayret edenlere inat bir Yusuf oldum sanki ve ıssız, sessiz, kimsesiz bir çölden geçecek kervanı bekledim. Elbet ki o kervan bu günün sisli, kasvetli ve hatta kirli camları ardından görünmeyecek. Belki de kimse o camlara şöyle cesim bir taş indirmeyecek. Kırmayacak kimse gözlerinin önünde duran camdan duvarları. Ardını görecek lakin el sürmeyecek. Belki de bir gün gelecek hakikat denen incinin kıymetini anlayacak insanlar. Ve belki de o günden sonra kimse geçmişe sövmeyecek…

Maksat geçmişe hilatler giydirip, bugünü toza-toprağa atmak değil. Maksadım o duvardaki bir-iki ufak oyuktan ışığı göstermek. Biliyorum bazen hiç anlatmamış olmak anlaşılmamış olmaktan daha güzeldir. Lakin bütün bu riski üzerime alıp ben, yine de kelimelerimin omzuna bu denli ağır yükler yüklemeye razıyım. Anlaşılmasam ne keder! Ben yalnızca hakikati söylemeye meylettim. O kadar…  Maziden utanmadım, ceddimi onur bildim, sevdim.

Maziyi, eskiyi, tarihi hep sevdim ben. Sevdim çünkü ne vakit İstanbul’un bir yerine bakacak olsam Fatih’i gördüm. Sevdim çünkü hangi aralık batıdan bir rüzgâr esecek olsa Sultan Süleyman’ın bir “altın lenger” içinde toprağa gömülen emanetlerini hayalimde gördüm. Hangi aralık biri Kosova dese Murad Han ile o savaş meydanında ben de öldüm. Ne vakit şiir okuyacak olsam hatırıma Bâkî, Gâlib, Nedim, Nef’î, Nâbî geldi. Sevdim çünkü yeni yapılmış hangi camie gidecek olsam gözlerim Fatih’in, Süleymaniye’nin, Sultan Ahmed’in, Selimiye’nin ve hatta Ayasofya’nın ihtişamını aradı. Sevdim çünkü hangi aralık Topkapı Sarayı’na düşecek olsa yolum ayaklarımı yere döşeli taşlara dokundurmaya korktum bir hatıranın üzerine basarım diye. Ne zaman biri o çok bilindik şekliyle bir tekbir getirse hatrıma Itri’nin o hiç görmediğim yalnızca hayal ettiğim yüzü geldi. Sevdim çünkü geçmişine sövenleri gördüm… Sonra utançtan kapadım gözlerimi bir gece vakti riyadan, gururdan korkarak sessizce şehre giren yavuz bir “Sultan” gördüm. Onun tevazuundan utandım. Ve bu gün onların ardından ve onların canını verip de fethettiği topraklarda yaşadığı halde arkalarından sövüyor olanların suratlarına Allah ne verdiyse deyip de bir tokat aşk edemediğim için kendimden utandım.

Ben belki de bu yazıyı her kim okursa bazılarının sövmekten ar etmedikleri atalarına en azından bir Fatiha okusunlar diye yazdım. Ayasofya kubbesinde bekleşen melekleri utandırmasınlar diye yazdım. Onlarcasının kandığı bir yalanla kendilerini dahi kandırmasınlar diye yazdım. Ve ben belki de bu yazıyı bir cehaletin ateşini söndürmek, bir günahı öldürmek için yazdım.