Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Tüketmeye değil şükretmeye geldik dünyaya

İsraftır ve hem muhabbetin dahi beyhudesi

Harabeye mecbur kimi, kimine az gelir kâşanesi

-Emir Fuad-

Cânım kâri, zor zamanda yaşıyoruz bizler. Gözlerimizin önünden her şey o kadar hızlı akıyor ki “gördüm” demeye bile fırsatımız olmadan geçip gidiyor. Bu denli sürat bize göre değil diyorum ben bazen. Bu kadar çabuk geçmemeli ve böyle kolay bitmemeli bazı şeyler. Ya da en azından ve hiç değilse bana öyle geliyor. Pişman olmaya bile fırsatımız kalmadan bir başka hatanın kucağına düşüveriyoruz. Bir öncekini unutmadan yenisine başlıyoruz. Her şeyimiz var çok şükür lakin bu kadar varlığın gönül dünyasında ve kadim kültüründe yokluğun mukaddes sayıldığı bizlere uymadığını söylemezsem olmayacak. Ya da daha doğru haliyle bunca varlığın içinde bu kadar sahiplik ve bu kadar tüketmek bize çok da uygun değil gibi geliyor bana. Biz bu dünyaya tüketmeye değil şükretmeye, sahip olmaya değil de şahit olmaya geldik.

Yok güzeldir kâri, yok çoktan güzeldir. Ve hem yokluk bir makamdır. Biz o makamı terk edenlerden olamayız, olmamalıyız. Ve elbette yokluk içinde yaşayalım falan demeye de çalışmıyorum. Başka bir şey söylüyorum aslında. En zengin, en güçlü, en başarılı biz olalım lakin bunun dahi bizim olmadığını bilerek yaşayalım demeye çalışıyorum. Ve hatta dünya bizi kandırmasın, kanmayalım demek için söylüyorum bütün bunları. Ve elbette en önce kendime söylüyorum.

Oysa insan her şeyin müsrifi. İsraf etmediğimiz tek bir şey yok bana sorarsan. İsraf sadece yediğinle içtiğinle olmaz zira. Zaman da israf edilenlerdendir, muhabbet de israf edilenlerdendir, ilim de israf edilenlerdendir. Daha nicesini saysak bitiremeyiz. Bunca aza indirdiğimiz bir kavramken israf bunca geniş ve bunca büyük olduğunu anlatmak çok zor. Zira insan kendini de israf ediyor. Daha güzel bir cümleyle anlatayım; insan insanı da israf ediyor.

Ve bence acıyı da çabuk tüketiyoruz, çok çabuk unutuyoruz unutmamamız gerekenleri. Neden bunca unutkanlık ve neden bunca tüketmek ben de bilmiyorum. Ama şunu iyi biliyorum ki unuttuklarımızla vurulacağız. Unuttuğumuz kadar unutulacağız. Tükettikçe tükenecek ve unuttukça unutulacağız. Durum elbette ki bu kadar vahim değil ama haddi aşanlar da yok değil. Daha evvel söylediğimi tekrar edeyim; unutmak çoğu vakit nimet olsa da bazı vakitler unutmak afeti olur insanın. Ve unutmamak, tüketmemek, yok etmemek gerekir bazı şeyleri.

Bir de şu tarafı var ki; temsil diye bir yük var omuzlarımızda. Aslında yükten ziyade ağır bir rütbe ve ağır bir sorumluluk belki. Kabul edilsin ya da edilmesin, inkâr edilsin ya da edilmesin İslam’ın mümessili bizleriz. Ve bize bakan onu görüyor ya da onu görmek için bize bakıyor. Ne gördüğü ise tartışılır. Ama şu var ki asırlardır İslam’ın yüzü bizleriz, mazlumların ağlayan gözü bizleriz, bizden gördü adamlar inanmış insanın ne demek olduğunu, inananın muzaffer olduğunu ve inandığı gibi yaşamanın ne manaya geldiğini bizden öğrendiler. Yani ecdadımızdan. Şimdi ise öyle görünmek için değil belki ama en azından öyle görünmemiz gerektiğini bilmek için bir silkelenmek gerekir. Omuzumuzdaki bu rütbeyi, bu yükü dahi tüketmemek için…

Üstad Sezai Karakoç şöyle diyor:

İslamiyet’i öyle diri yaşa ki

Seni öldürmeye gelen sende dirilsin…