Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Var da O’ndan yok da O’ndan…

Cânım kâri, dünya bizim sahip olmak için geldiğimiz bir yer değil. Olsa olsa şahit olmak için, ibret almak için, görmüş olmak ve gördüğünle inanmak için geldiğimiz bir yer. Oysa biz sahip olduğumuza inanmayı tercih ediyor ve çoğu zaman bu tercihimizde ısrar ediyoruz. Yanılıyoruz, hata ediyoruz, zarar ediyoruz. Ve dünyanın rengine aldanmak, yalancı sözüne kanmak diye yana yana söylenen türkülerdeki hakikati bir kez daha anlıyoruz. Peki illa ki sahip mi olmalıyız? Ya da şöyle söyleyeyim, bize verdikleri için şükretmeyi bile unuttuğumuz Allah’a vermedikleri için de şükretmemiz gerekmez mi?

El cevap; bence gerekir ve gerekmeli. Zira verdiklerinin yanında vermedikleri de bazen nimettir. Bazen değil hatta çoğu vakit nimettir. Nimet dediğimizi sadece hoşumuza gidenler üzerinden düşünüyorsak şayet hata ediyoruz bence. Ya vermedikleri? Onlar ne olacak? Misal ki dert vermediyse, hastalık vermediyse, sıkıntı vermediyse de bunu nimet bilip de şükretmek gerekmez mi ki?

Sahip olmadıklarına da şükretmeli insan. Gözünün gördüğüne değil de görmediğine bile nasıl inanıyorsa elinde olana değil olmayana da şükretmeli. Hatta hayatını böyle bir ahval üzere inşa etmeli. “Var da O’ndan, yok da O’ndan; az da O’ndan, çok da O’ndan” diyerek kurulmuş bir medeniyetin ve ecdadın torunlarıyız ya madem onların yaşadıkları gibi yaşayamasak da hiç değilse nasıl olduğunu ve nasıl yaptıklarını okumak, bilmek zorundayız gibi geliyor bana.

“Dünya gördüğünüz kadardır” diyor eskiler. Doğru ama eksik… Zira baktığımız yer diye bir şey de var. Bardağın dolusuna ya da boşuna bakmak dedikleri gibi… Dünyaya sahip olmak için geldiğine inanır ve öyle yaşarsan eğer dünyanın esiri olup da zindanda yaşıyor gibisin oysa sahiplik diye bir derdin olmadığı vakit sultanlar karşısında bile izzete boğuluyorsun. Hani İbnü’l Arabi hazretlerine talebeleri gelip de “Efendim bu kadar zor durumdasınız, bu kadar ihtiyaçlarınız var. Sultanlar kapınıza kadar geliyorlar. Bir tanesine söyleseniz ayaklarınızın altına mücevherler, altınlar dökerler” deyince o mübarek zât “Doğru diyorsunuz. İstersem ayaklarımın altına mücevherler, gümüşler, altınlar sererler. Lakin onları almak için eğilmek gerekir.”

Cânım kâri, Müslüman olmanın güçlü olmak anlamına da geldiğini yeniden fark etmeye mecburuz. Elbette ecdadı anlamak bunun için önemli. Ama yetmez ve yetmiyor. Daha fazlası lazım bize… Derdi kendinden büyük adamlar lazım. Öyleleri de var. Ama kıymetlerini de bilmek lazım. Ve bence en önemlisi yeniden hissedebilmek gerek. Bilmek, tek başına hiçbir şeydir. Hissedilmeyen şeyin var olduğundan bile emin değilim ben. Bir şeyi yeniden bulacaksak, ecdadı yeniden tanıyacak, maziye yeniden bakacaksak bulacağımız ve kuracağımız tek şey bence gönül medeniyetidir. Ve o medeniyet sadece var olanlarla kurulmadı yok olanlarla da kuruldu. Yokluğun da yok olmanın da izzetine inandı onlar zira.

Tam da bunun için yok olana da şükür gerekir…