Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Vatan toprağı, pirinç serpmek ve Türkiye

İnsan gerçekten vatanına kavuştuğunda toprağını öper mi? Ben bu denli zorlu bir ayrılığı hiç yaşamadığımdan soruyorum bunu. Muhakkak ki yaşayanlar vardır ve zannederim ki hissettiklerini şöyle tarif ederler; her yer toprak lakin vatan toprağı değil.

Bu soruyu şunun için soruyorum: “Bizim ta oralarda ne işimiz var, bu harekâtların sonu ne olacak, Suriye’dekilere ne götürüyoruz, bize ne faydası var?” gibi onlarca soru soranlara cevap olacak ve bence kolay kolay da bizden başka kimsenin buna vesile olamayacağı bir görüntü yüzünden. Mazluma umut olmak için sefere düşen askerlerimiz Afrin’e girdiler, biliyorsunuz. Allah onları korusun ve ecdadından miras diye aldığı o kutlu gayeyi halen dahi taşıyorlar diye her birinden razı olsun. Televizyonda seyrederken gördüklerimse bambaşka… Askerlerimiz şehir merkezini, zalim ve hainlerden temizleyip de girdiklerinde onları karşılayan Afrinliler sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. Kendi vatanlarında esir düşmüş insanlar… Yere kapanıp toprağı öpenler, gözlerinden yaşlar dökenler… Ve bir de bir amca evinin balkonundan askerlerimizin üzerine pirinç serpiyor… Bunun ne manaya geldiğini tam olarak bilemiyorum ama Anadolu’da buna benzer çok fazla gelenek var. Benim anladığım şu ki şükürler içinde “hoş geldiniz” demeye çalışıyor kendi memleketinde bir esir olan bu adam kendini ve vatanını kurtaran askerimize…

Cânım kâri, hiçbir şeyle değilse de bu şanlı askerlerimizle gurur duymalıyız… Ve hem Türkiye Türkiye’den büyüktür. “Türkiye nedir?” sorusunun cevabıdır bence bu görüntü ve tam da bu soruya cevap olsun diye daha evvel yazdığım bir hatırayı tekrarlıyorum.

 Bir kahvehanede akşam vakti eski bir arkadaşla oturmuş ince belliden çaylarımızı yudumlarken bir yandan da muhabbet ediyorduk. Havadan, sudan, oradan, buradan işte. Bir vakit sonra elinde iki bardakla beraber çaycının çırağı masanın üzerine taze çayları koyup da boş bardakları alıp gitti. Bakışlarını birden çırağın ardına çevirdi arkadaşım.

-“Kimsesi yok” diye de ekledi bakarken.

-“Anlamadım” deyiverdim.

-“Şu çocuğu diyorum. Adı Hüseyin, Suriyeli… Hiç kimsesi yok. Suriye’de annesi de babası da ölmüş. Bir komşusu bombalanmış evlerinin enkazının yanında tek başına ve ağlar halde bulunca onu da alıp getirmiş İstanbul’a. Bizim çaycı Mustafa abi de iyi adamdır. Almış yanına hem üç beş para kazanıyor hem de onun evinde kalıyor.

-“Üzüldüm”

-“Üzüleceksin tabi. Üzülmelisin zaten. Ablası varmış bu Hüseyin’in. O da o bombanın altında can vermiş. İsmi neymiş ablasının biliyor musun?” diye soruyor.

Bu sorunun cevap verilecek bir soru olmadığının farkındayım. Soranın cevabını da vereceğini biliyorum. Ama yine de “neymiş?” der gibi başımı iki yana sallıyorum.

-“Türkiye” diyor.

-“Ablasının ismi mi Türkiye?”

-“Evet. Çok enteresan değil mi? Adam çocuğunun ismini Türkiye koymuş ve Türk bile değil.”

-“Gerçek mi bu?”

-“Küçücük çocuk yalan söylemez herhalde! İnsanlar için biz hala Osmanlı’yız. Ve bu insanlar çocuklarının ismini Türkiye koyuyorlarsa biz halimizden utanmalıyız be kardeşim. Bu küçük çocuk bana yüzlerce kitabın öğretemediği bir şeyi öğretti. Kendimi…”

Bir vakit sessiz kaldık öylece. Çaylarımızı içtik. Çınar ağacının altında aklımızda tuhaf düşünceler ve biraz hüzünle karışık sustuk sadece. Biraz sonra elinde yine iki dolu bardakla geldi Hüseyin. Bu kez bir başka baktım o çocuğa. Yüzü gülüyordu ama bir başkaca hüzün vardı gözlerinde. Ne tuhaf! Suriye’de insanlar kızlarına Türkiye diye isim veriyorlardı.

“Türkiye nedir?” diye soranlara hep bu hatıramı anlatıyorum. “Türkiye umuttur” diyorum sonra ve inanıyorum…